K-POP’U ANLAMAK: K-Pop nedir? Nasıl ortaya çıktı? Neden bu kadar tuttu?

Son günlerde kültürel açıdan çok boyutlu bir Güney Kore kuşatması altındayız. Bir süredir TRT’nin gündüz kuşağını K-Drama’lar yani Kore dizileri işgal etmiş durumdaydı, ardından hayatımıza yüksek vaatli Kore kozmetikleri girdi fakat ülkemizde en çok etki yaratan Kore fenomeni kesinlikle K-Popdenilen müzik türü oldu. Ülkemizi bir bir ziyaret eden Koreli müzik grupları, ilçe belediyelerinin bile düzenler hale geldiği K-Pop etkinlikleri ve İngilizce muadillerinden daha çok rağbet gören Korece kurslarıyla mahallesinde sakin sakin oturan vatandaş bile bu durumdan kaçamaz hale geldi diyebiliriz.

En popüler K-Pop grupları arasında birinci sırada yer alan BTS, 7 genç erkekten oluşuyor.

Bu durum sırf bize özgü değil elbette: 2017 yılında pop müzik dinleyicileri, ABD radyolarında en çok çalınan 200 şarkıdan oluşan Billboard 200 listesinde Top 10’da Justin Bieber, Ariana Grande, Taylor Swift gibi isimlerin yanında ilk kez bir Kore grubunu yani BTS’i gördüler. İş bununla da kalmadı: 2011’den beri Billboard Müzik Ödülleri’nde Halkın Seçimi ödülünü ara vermeden her yıl evine götüren Justin Bieber, 2017 ve 2018’de ödülü BTS’e kaptırıp eli boş döndü.

Bu inkâr edilemez popülaritesine rağmen K-Pop, belli bir yaşın üzerindekilerin genellikle akıl sır erdiremediği bir mevzu. “Neymiş ki bu K-Pop?” diye Google’a koşulduğunda ilk bakışta görülen şu oluyor: tornadan geçirilip 4’lü, 5’li, 6’lı gruplar halinde piyasaya sürülmüş hepsi bir örnek, ay yüzlü, seksapelsiz hatta androjen Koreli gençler; yer yer İngilizce soslu da olsa ağırlıklı olarak Korece optimist ve nispeten derinliksiz sözler; standart bir pop altyapısına yer yer eklenmiş hiphop, RnB ve rock karmasından oluşan müzikler ve bu müziğin eşlik ettiği dev bütçeli, görsel bir mükemmeliyetçiliği yansıtan etkileyici (ama suya sabuna dokunmayan) klipler… Bir şeyi farketmeden yapamıyoruz, bu çocuklar bir ödül törenine biftekten bir elbiseyle katılan Lady Gaga’ya, paparazzilere aldırmadan denize çıplak giren Justin Bieber’a veya bahçedeki jakuzide çeşitli skandallara imza atan Rihanna’ya hiç benzemiyorlar!

Peki bu enteresan ve steril yerel akımı dünya çapında multi milyar dolarlık bir meta haline getiren ışık nedir acaba? Biz de bu merakla önce K-Pop nedir, ne değildir araştırdık; sonra da “içerdeyim amirim” diyerek Türkiye ve dünyadaki K-Pop hayran dünyasının içine girdik, forumlardan, sosyal medyadan ve sokaktan izlenimlerimizi derledik.

“KORECE POP”TAN DAHA FAZLASI

1992–96 yılları arasında faaliyet gösteren Seo Taiji & Boys, K-Pop türünün kurucusu olarak görülüyor.

K-Pop’un hikayesi, üç genç adamdan oluşan Seo Taiji & Boys adlı grubun 1992 yılında Kore müzik piyasasını sallamasıyla başlıyor. Kore Savaşı ve 1990’ların ortaları arasında geçen dönemde, zaten tutucu bir kültüre sahip olan Güney Kore’ye Kuzeyli kardeşleri kadar olmasa da gayet otoriter bir yönetim anlayışı hâkim, doğal olarak bu sanat dünyasına da yansıyor.
İşte tam bu noktada sahneye 90’larda esmeye başlayan politik ve kültürel değişim rüzgarlarını iyi okuyan Seo Taiji & Boys giriyor. Harika dans eden, kayak eldiveni bile taksa anında moda haline getiren ve gençlerin günlük hayatlarına odaklanan bireyci şarkılarıyla dinleyicileri büyüleyen grup, ülkede yaşanan kültürel kırılmanın sembolü oluyor ve hala bir mihenk taşı kabul ediliyor. Başta bu “havalı çocuklar”dan haz etmese de kısa süre içinde bu yeni müzik tarzının global piyasada satılabilir bir kültürel ürün olduğunu fark eden Güney Kore devleti, ayrıca bu ürünü ülkenin imajını değiştirme projesinin de amiral gemisi yapmaya karar veriyor. Devlet desteğini de arkasına aldıktan sonra K-Pop fenomeni önü alınamaz bir hale geliyor[i].

Şu sıralar “retro ve şirin kızlar” dönemini yaşayan Red Velvet, kız grupları arasında en büyük oyunculardan.

K-Pop, Çin, Japonya, Endonezya ve Tayland gibi büyük bölge ülkelerinin müzik piyasalarında uzun süredir tartışmasız ağırlığını hissettirirken, Ortadoğu’yu da ele geçirmekte gecikmediğini görüyoruz. Örneğin, K-Pop sevgisi İsrailli ve Filistinli gençler arasında birleştirici bir güç olmuş durumda[ii].
Güney Amerika ülkeleri ise K-Pop konser biletlerinin satışa çıktığı an tükendiği, K-Pop gruplarının yerel sanatçılarla düetler yapmaya can attığı bir bölge. Batı-dışı dünyada gücü daha fazla hissedilse de, kültürel ve etnografik açıdan giderek daha heterojen bir yapı kazanan Amerika Birleşik Devletleri ve diğer Batı ülkelerinin de bu tarza kayıtsız kaldığını söyleyemeyiz, ki K-Pop gruplarının Amerika ve Fransa turnelerinde tabir-i caizse The Beatles gibi karşılanmaları ve yerel listelerde Kore gruplarıyla sık sık karşılaşır hale gelinmesi bunu net bir şekilde ortaya koyuyor.

PLAK ŞİRKETLERİ İMPARATORLUĞU

Piyasanın işleyişiyle ilgili öğrendiğimiz ilk ve en önemli şey şu oldu: K-Pop’a dair hiçbir şey organik değil. Tamamen plak şirketleri kontrolünde bir dünyadan söz edebiliriz: seçmeler yoluyla çocuk yaşlarında keşfedilen gençler, “köle kontratı” adı verilen katı sözleşmelerle şirkete bağlandıktan sonra günde 18 saati bulan ses, dans, oyunculuk ve hitabet eğitimlerinden geçtikleri, birkaç yıl süren bir çaylaklık dönemine giriyorlar. Yeterince piştiklerine kanaat getirildiğinde, belli bir formülasyona göre üye sayıları 4’ten sonsuza uzanan gruplar halinde bir araya getirilip piyasaya sunuluyor ve böylece “idol” sıfatını almaya hak kazanıyorlar[iii].

Bizde “ağır” ünlülerin en azından yüzünü eskitmeme amaçlı olarak biraz saklandığını görürüz. Kore’nin eğlence sektörü ise bunun aksine izleyicilerine en ünlü yıldızlara dair 7/24 bir materyal bombardımanı servis ediyor. Popülarite anlamında ilk 5’te yer alan grupların üyelerinin bile sıklıkla ekip halinde reality show’lara katıldığını, neredeyse bütün hayatlarının web sitelerinden yayınlandığını görüyoruz.
Yüzünü eskitme sorunu ise, grubun birkaç ay gözlerden uzak kalarak hem giyim, hem de müzik tarzını kökten değiştirdiği dramatik “comeback”lerle çözülüyor. Comeback (geri dönüş) denilen bu kökten değişim dönemi sonrası, örneğin “şeker kızlar” konseptli bir grubun üyeleri, diken diken saçları, piercing’leri ve simsiyah boyanmış gözleriyle sert birer punk rock prensesine dönüşebiliyorlar. Hafif ciddiyetsiz ve espirili tavırlarıyla bilinen K-Pop idolleri, yaşadıkları comeback’le hipster kıyafetlerini bırakıp, jilet gibi takım elbiseleri çektikten sonra şarkılarına caz tınıları ekliyorlar. Grupların comeback takvimleri önceden açıklanıyor, böylece hayranlara heyecanla bekleyecekleri bir konu verilmiş oluyor.

(AŞILABİLİR) BARİYERLER

NU’EST üyelerinin Maraş dondurmasıyla imtihanı gözleri yaşartıyor.

K-Pop hakkında yeterince bilgi sahibi olduğumuza kanaat getirince hayran dünyasına dalış yaptık. Türkiye’de K-Pop’un ergenlik öncesinden erken 20’lere uzanan bir yaş profilinde, ağırlıklı olarak genç kızlardan oluşan bir hayran profili var (yapılan akademik çalışmalardan gördüğümüz kadarıyla bu durum diğer ülkelerde de pek farklı değil). Ayrıca aralarında her kesimden genç olsa da muhafazakâr ailelerin kızlarının sayısal olarak ağırlığını hissettirdiğini gördük.

Bir sürü forum ve sosyal medya grubunda karşımıza ilk etapta “Hangi Fandom’dansın?” “Bias’ın kim?” “Oppacı mısın?” gibi başta asla anlayamadığımız sorular çıktı. K-Pop hayran camiasında her cümlede kullanılan bir bölümü İngilizce, bir bölümü Korece olmak üzere sonsuz terim mevcut: “bias”, “oppa”, “noona”, “dongseang”, “bagel girl”, “sunbae”, “shipper”, “hallyu”
Ayrıca grupların hayran gruplarının yani “fandom”ların adları grupların kendi adlarından farklı, dolayısıyla bu camiada giriş seviyesinde basit bir diyalog gerçekleştirmek bile epey aşinalık gerektiriyor. Anlayacağınız, anadillerindeki veya İngilizce popüler kültür alanlarıyla kıyaslandığında, K-Pop’ta müziğin Korece olması ve kullanılan sonsuz sayıdaki terim sebebiyle anne-baba ve diğer otorite figürlerinin kültürel bariyerleri aşıp, gençlerin kendilerine belirledikleri bu alana izinsiz girmesi çok daha zor[iv].

Türkiye, dışarı açılmak isteyen K-Pop grupları için ümit vaat eden piyasalardan biri.

Fakat K-Pop’un bu konuya merak salmış bir genç için tamamen anlaşılmaz, içine girilemez bir dünya olduğu da söylenemez: memleket dışındaki ağız sulandıran pazarı görmezden gelmeyen Kore müzik endüstrisi, her şarkıya birkaç kelime de olsa İngilizce sözler serpiştirerek Kore-dışı tüketicinin ağzına bir parmak bal çalıyor. Grupların isimleri bile İngilizce, veya en azından Latin Alfabesi kullanılan kısaltmalardan oluşuyor: BTS, Red Velvet, EXO, Big Bang, Black Pink, Seventeen, H.O.T., Twice, Got7… Bunun yanında, Korece bilgisinden yararlanıp çeviri içerik sağlayarak tık sayısından kazanan girişimciler sayesinde, K-Pop’a dair İngilizce ve hatta Türkçe materyal de Korece’sinin yayınlanmasından sonra neredeyse anında üretiliyor.
Dahası, K-Pop siber âleminde geçirdiğimiz zaman sırasında terminolojiyi birkaç günde çözdüğümüzü, hatta Seul’a düşsek aç kalmayacak kadar Korece öğrendiğimizi biraz sevinerek, biraz da korkarak fark ettik. Üstelik harcanması gereken bu çaba kendini özel hissettirip ve neredeyse gizli bir alt kültüre ait olduğunu düşündürüyor, bu da K-Pop’u gençler için çok daha çekici kılıyor[v].

ÖRTÜLÜ CİNSELLİK VE GÜVENLİ BİR İSYAN

Çıkışını 2016’da yapan “MIXX”, 5 üyeden oluşuyor.

Bilirsiniz, televizyonda isterseniz Sevimli Hayalet Casper izliyor olun, anne baba içeri girdiği anda sihirli bir şekilde ekranda mutlaka uygunsuz sahne belirir. İşte Koreli dostlarımızın bu nahoş durumu asla yaşatmayacaklarına söz verebiliriz. K-Pop’un cinsellikten -en azından görünürde- arındırılmış, son derece temiz bir çehresi var. Şarkı sözlerinden kliplerdeki danslara, idol’lerin çocuksu makyajlarına kadar her öğesi seksapelden arındırılmış bir dünya var önümüzde. İş bununla da kalmıyor: imzaladıkları ağır “köle kontratları” sebebiyle idol’lerin birçoğunun sevgililerinin olması yasak (veya en azından gözler önünde bir ilişkileri olamıyor), adları herhangi bir skandalın imasına bile karışsa şirket tarafından ipleri çekiliyor. Aşk hayatının görünmezliği, özellikle kız ve erkek K-Pop gruplarının üyeleri arasında geniş spektrumlu dedikodulara, birbirine yakıştırılmalara yol açıyor. Meşhur lafı hepimiz biliyoruz, cinsellik satar. Ama unutmayalım ki cinsel gerilim daha da çok satar. Ailesi izin vermediği için veya çevre baskısı sebebiyle erkek arkadaşa sahip olamayan veya saklamak zorunda kalan genç kızlar için bu son derece özdeşleşilebilir bir durum yaratıyor; bunun da özellikle Türkiye ve diğer Batı-dışı kültürler için ne kadar kritik olduğunu herhalde anlatmamıza gerek yoktur. Bu durumu fark edince hayran kitlesindeki muhafazakâr ağırlık anlam kazanıyor.

K-Pop dünyasının en temel ayrımlarından birinin “oppacılar” ve “shipper’lar” diye bilinen iki grup arasında olduğunu da belirtelim. İlk grup hayran oldukları K-Pop idolleriyle sevgili olmayı hayal eden; -adı İngilizce ilişki anlamına gelen “relationship”ten türetilmiş- ikinci grup ise çeşitli K-Pop idol’lerini birbirine yakıştırıp ilişki yaşamalarını uman, araya kendini hiç karıştırmayanlara deniyor.

K-POP NEDEN BU KADAR TUTTU?

EXO, bünyesinde bulunan Çinli üyesi Lay ve Mandarin dilinde söyledikleri şarkılarla Çin piyasasına da göz kırpıyor.

K-Pop’u anlamak için çıktığımız yolda, bu ilginç müzik türünün kendini Ariana Grand veya Katy Perry gibi batılı pop yıldızlarıyla özdeşleştiremeyen, Batı kültürel ürünlerinde göremediği birtakım sınırlamalara tabi ama yaşı gereği kendini bulma çabasındaki gençler için yepyeni bir alan tanımladığını gördük. Yani kendi de Batı-dışı ve muhafazakâr bir kültürün ürünü olan K-Pop, geniş bir tabirle “beyaz olmayan” kültürlerin kolay tüketilebilir kültürel ürün ihtiyacını gideriyor. Doğal olarak her ergen gibi “ben de bir bireyim” demek isteyen ve kendilerine özgü bir aidiyet arayan, fakat aile ve çevrelerinin belirlediği güvenli suları da fazla terk etmek istemeyen gençler, K-Pop bayrağını ülkemizde ve dünyada dalgalandırmaya uzun yıllar devam edecek gibi görünüyor.

[i] Kim, Y. (Ed.). (2013). The Korean wave: Korean media go global. Routledge.

[ii] Otmazgin, N., & Lyan, I. (2013). Hallyu across the Desert&58; K-pop Fandom in Israel and Palestine. Cross-Currents: East Asian History and Culture Review, 68(9), 68–89; Siriyuvasak, U., & Hyunjoon, S. (2007). Asianizing K‐pop: production, consumption and identification patterns among Thai youth. Inter‐Asia Cultural Studies8(1), 109–136.

[iii] Jung, S. (2012). Fan activism, cybervigilantism, and Othering mechanisms in K-pop fandom. Transformative Works & Cultures, 10.

[iv] Lee, J. S. (2004). Linguistic hybridization in K‐Pop: discourse of self‐assertion and resistance. World Englishes, 23(3), 429–450.

[v] Pacis, J. (2012). Popping the K-pop Bubble: A Study on the World of K-pop Fandom as a subculture. Diliman: University Of The Philippine. Diakses tanggal, 25.

Çocuklara Yönelik Pazarlama Çocuk Oyuncağı Değil

Gerek çocukların ebeveynlerinin satın alma kararlarındaki etkilerinden, gerekse geleceğin tüketicileri olmalarından dolayı çocuklar, markalar için büyük önem taşıyor. Rakamlarla konuşmak gerekirse, 1985’te çocukların ebeveyn harcamalarındaki etkisi 50 milyar dolarken bu rakam 2000’li yıllarda 290 milyar doları geçiyor[i]. Facebook tarafından yapılan bir araştırma sonucuna göre ise çocuklar, ebeveynlerinin harcamalarının %71’ini etkiliyor[ii]. Kısacası, çocukların harcamalar üzerindeki etkisi, küçümsenemeyecek kadar fazla. Hal bu olunca da, markalar, pazarlama stratejilerini belirlerken bu önemli segmenti göz ardı edemiyor.

Aslında, çocuklara yönelmeyi amaçlayan markalar ne kadar erken davranırlarsa o kadar kazanıyorlar diyebiliriz. Buyology kitabının yazarı Martin Lindstrom’un 2011’de çıkan Brandwashed kitabına göre, yalnızca 18 aylık bir bebek McDonalds’ın renklerini tanıyabiliyor. Aynı bebek 3 yaşına geldiğinde ise 100’e yakın marka logosunu ayırt edebiliyor. Bu veriler göz önünde bulundurulduğunda, markaların ne kadar erken yaşta çocukların zihnine yerleşmeye başladığı ortaya çıkıyor. Lindstrom’un kitabında alıntı yaptığı, SIS International Research anketine göre, yetişkinlerin %53’ü ve gençlerin %56’sı çocukluklarından hatırladıkları markaları tercih ediyorlar. Yani markalar çocuklara yapılan yatırımla, gelecekteki tüketicilerini de bir nevi garantilemiş oluyor.

Peki markalar bu kitleyi kendilerine çekmek için ne gibi yollara başvuruyor? Renkli ve parlak ambalajlar, oyuncak içeren paketler, ünlüler tarafından onaylanan ürünler çocuklara yönelik pazarlamada sıkça kullanılıyor. McDonald’s’ın 1979’da çıkardığı “Happy Meal” oyuncak içeren paketler arasında en iyi bilinen örneklerden biri. Sense360 adlı araştırma şirketinin 2016’da açıkladığı verilere göre 3 saniye içinde 250’den fazla “Happy Meal” satılıyor[iii].

Çocukların ilgisini çekmek için markaların kullandıkları yöntemlerden bir diğeri ise lisanslı ürünler. Süper kahramanlı, prensesli defterler, nevresim takımları, yiyecek ambalajları bunlardan yalnızla birkaçı. Çocukların çizgi film karakterlerine duydukları sevgi ve hayranlık, lisanslı ürün ve servislerin başarısını arttırıyor. Journal of Pediatrics’te yapılan bir araştırmada, 4–6 yaş arası çocuk katılımcılara, aynı atıştırmalık ürün, farklı iki ambalajla sunuldu. İlk ambalajın üstü sadeyken, içinde tamamen aynı ürün bulunan diğer ambalajın üzerinde, çocukların sevdikleri bir çizgi film karakterinin resmi vardı. Araştırma sonuçlarına göre çocukların %55’i üzerinde çizgi film karakteri olan ürünün daha lezzetli olduğunu söylerken, katılımcıların %85’i, karakterli ürünü tercih edeceklerini belirtti[iv].

Lisanslı ürünlerin yanı sıra, çocukların ilgisini çekmek için gelişen teknolojileri kullanmak da uygulanan bir başka yöntem. Youtube’daki “kutu açma” (“unboxing”) videolarının başarısı da bunu kanıtlar nitelikten. Milyonlarca çocuk, Youtube’a video yükleyen bir başka çocuğun oyuncak paketlerini açıp onlarla oynamasını pür dikkat izliyor. En popüler örneklerin başında Kinder Sürpriz yumurtalarının açıldığı videolar yer alıyor. Bu videoların çok büyük bir kitleye ulaşmasının ardından Walt Disney ve Target gibi dünya devi markalar, yeni bir pazarlama taktiği olarak, unboxing kanal sahiplerine ürün göndererek videolara sponsor olmaya başladı. Ayrıca 2015’teki Star Wars: The Force Awakens filminin vizyona girişinden birkaç ay önce Walt Disney Company, Youtube’da 18 saat süren bir canlı yayın maratonu düzenledi ve bu süre boyunca tüm dünyadan meşhur Youtube kanal sahipleri, Star Wars ürünlü kutular açtı.

Çocuklara ulaşmak için kullanılan bir başka yol ise onların fikir ve yaratıcıklarına değer verilmesi ve bunun gösterilmesi. Örneğin İngiltere’de küçük bir çocuk, Waitrose markalı sosların üzerindeki çizimin anlaşılmadığını söylüyor. Bunun üzerine de marka, sosların üzerinde aynı çocuğun çizimi olan paketleri sınırlı sayıda üretiyor ve bu sayede kendisinin fikrine önem verdiğini belirtiyor. Türkiye’de de benzer örnekler mevcut. Zorlu Çocuk Tiyatrosu, ülkenin dört bir tarafındaki çocuklara yönelik bir hikaye yarışması düzenliyor. Yarışmayı kazanan hikayeyi ise senaryolaştırarak tiyatro sahnesine taşıyor. Bunların yanında Eti, Eti Çocuk Tiyatrosu ile kar amacı gütmeden tüm Türkiye’yi dolaşarak çeşitli oyunları sahneliyor ve hem çocukları tiyatroyla tanıştırıyor, hem de onların markayla bağ kurmalarını sağlıyor. Aynı zamanda Eti Çocuk Vapuru projesi ile marka; 7–12 yaşları arasındaki çocuklara İstanbul Boğazı’nda; resim, perküsyon, tarih gibi çalışmalara katıldıkları bir yolculuğa çıkararak onların eğlenceli ve öğretici atölye çalışmalarına katılmasına imkan sağlıyor.

Tüm bunlara ek olarak, 23 Nisan dönemi de ülkemizde çocuklara yönelmeyi amaçlayan markalar için önemli bir fırsat. Markalar, çocuk bayramını kutlamak için değişik yollara başvuruyor, bazısı sosyal medya hesabından bir mesajla kutluyor, bazısı çeşitli indirim ve kampanyalar düzenliyor. Örneğin geçtiğimiz yıl Apple’ın CEO’su Tim Cook kendi Twitter hesabından çocukların bayramını kutladı ve aynı zamanda Apple, kısa bir süreliğine genç yeteneklerin çektiği fotoğrafları açık hava ilanları olarak gösterdi. Bosch ise sosyal medya hesabını bir günlüğüne küçük bir çocuğa emanet ederek kampanya sonuçlarını paylaştı. Google, 23 Nisan’a özel bir doodle hazırlayarak o gün siteye girenleri, çeşitli müzik aletleriyle kutlama yapan, ellerinde Türk bayrağı olan 5 çocuklu bir görselle karşıladı. Benzer şekilde Ülker 2008’den beri her yıl olduğu gibi geçtiğimiz 23 Nisan’da da çocuklara hediye vermek ve sinema ufuklarını genişletmek için Çocuk Sinema Şenliği düzenledi.

23 Nisan’ın yaklaşmasıyla birlikte biz de Türkiye’de çocuklara alışveriş yapılırken nelere dikkat edildiğini ve çocuklara yönelik pazarlamanın ne durumda olduğunu anlamak için İstanbul’da yaşayan, 25–40 yaşları arasında, 15 yaş altı çocuk sahibi 100 kişinin katıldığı bir araştırma gerçekleştirdik.

“Çocuk ürünü” denince katılımcıların aklına genellikle giyim ve oyuncak kategorilerinden ürünler geliyor. Bunun yanı sıra bebek bezi ve bebek maması da akla gelen diğer kategorilerden. “Çocuk markası” denildiğinde ise katılımcıların çoğu LC Waikiki markasını söylerken, Prima ve Toyzz Shop da akla gelen markalar arasında.

Katılımcıların %69’u çocukları için kendisinin alışveriş yaptığını, kalan %31 ise alışveriş sırasında çocukların karar verici olduğunu belirtiyor. Çocuğu için alışveriş yapanların büyük bir kısmı, satın aldıkları ürünün kaliteli ve sağlıklı olmasına özen gösteriyor. Ebeveynler özellikle kanserojen ve zararlı kimyasallar içermeyen gıdalar ile koku yaymayan oyuncakları tercih ediyor. Katılımcıların bir kısmı ise çocuklarına aldıkları ürünlerin eğitici nitelikte olmasına dikkat ediyor. Alınan ürünlerin yerli olması da bazı ebeveynler tarafından dikkat edilen bir özellik.

Görüşmecilerin genellikle çocukları için tercih ettikleri markaların başında LC Waikiki ve Civil var, bunları Koton takip ediyor. Belli bir kesim ise çocuklarına alışveriş yaparken özel bir marka aramıyor. Çocukların en sevdiği markalar sorulduğunda ise genellikle 15 yaşın altındaki çocukların pek seçici olmadığı söyleniyor. Anne babalara göre çocuklar, genel olarak ürünün markasından çok üzerinde bulunan kahraman ve karakterlere dayanan tercihlerde bulunuluyorlar.

En çok belirtilen oyuncak tercihleri kız çocukları için bebek iken erkek çocuklar için araba oluyor. Bunların yanında tablet gibi elektronik aletler de artık bir oyuncak olarak görüldüğünden aileler tarafından sıkça tercih ediliyor. Görüştüğümüz ebeveynlerin çoğu, çocuklarına yaratıcılığı geliştiren ve eğitici oyuncaklar almaya özen gösteriyor. Özellikle Çin malı olmayan, kimyasal maddeler ve küçük parçalar içermeyen oyuncaklar tercih ediliyor.

Katılımcıların çocukları kendilerinden genellikle araba, oyuncak bebek ve kıyafet alınmasını istiyor. Özellikle üzerinde çizgi film karakterleri bulunan ürünler çocuklar tarafından istenen hediyeler arasında çok popüler.

Konu doğum günlerine geldiğindeyse söz sahibi çocuklar oluyor.Görüşmecilerin çoğu, doğum günlerinde çocuklarına ne isterlerse onu alıyorlar. Diğer bir kesim, ihtiyaca yönelik kıyafet gibi hediyeler alırken bazıları ise, bu özel günü doğum günü pastası alarak kutluyor.

Çizgi film karakterli ürünleri çocuklarına daha önce almış anne babalar, katılımcıların %55’ini oluşturuyor. Bu kesimin tercihi genellikle Batman, Superman, Winx Club ve Barbie’den yana oluyor.

Görüştüğümüz kişilerden çocuğuna daha önce 23 Nisan’da hediye alanların oranı %17. Bu grubun bir kısmı hediye olarak kıyafet, uçurtma ve oyuncak alırken, bir kısmı ise bayrak, harita gibi milli bayramın anlamını öne çıkaran tercihlerde bulunuyor.

Daha önce 23 Nisan kampanyası yapan marka hatırlayıp hatırlamadıklarını sorduğumuzda, katılımcıların yalnızca %11’inin aklına daha önce 23 Nisan kampanyası yapmış bir marka geliyor. Defacto, LC Waikiki, Arçelik ve Toyzz Shop 23 Nisan kampanyalarıyla akılda kalan markalardan.

Anne babalara, çocukluklarından hatırladıkları, “nostaljik” markalar olup olmadığını sorduğumuzda katılımcıların %26’sı olumlu cevap veriyor. LC Waikiki, Ülker ve Tipi Tip Sakız bu “nostaljik” markaların başında geliyor.

Tüm bunlara baktığımızda çocuklara pazarlamanın Türkiye’de de başarıyla gerçekleştirildiğini görüyoruz. Fakat, hedef kitlesinin çocuklar kadar hassas bir grup olması, bazı sorunları da beraberinde getirebiliyor. Çocukların bilişsel gelişimlerinin henüz tamamlanmamış olması, onların reklam veya ürün paketlerinde gördükleri, tüketiciyi çekmek için konumlandırılmış duygusal işaretlere daha çabuk tav olmalarına yol açıyor. İşte tam bu noktada markalara önemli bir görev düşüyor. Çocukların sağlığını olumsuz yönde etkileyebilecek ürünlerin iletişim stratejilerini, etik değerleri göz önünde bulundurarak geliştirmek gerekiyor. Araştırma sonuçlarından da anlaşılacağı gibi, Türkiye’de ebeveynler çocuklarına alışveriş yaparken, kalite ve sağlıktan ödün vermiyor. Bu bağlamda, çocuklarına zararlı olabilecek ürünlerden uzak durmayı yeğleyen anne babaların, sağlıksız ürünlerin çocuklara pazarlanmasıyla ilgili alınacak önlemlere sıcak bakacağını düşünmek yanlış bir öngörü olmayacaktır.

[i] McNeal, J. U. (1999). The kids market: Myths and realities. Paramount Market Publishing.
[ii] 
https://www.facebook.com/iq/articles/modern-parenting-a-world-of-infinite-choices-and-voices?ref=wpinsights_rd
[iii] 
http://sense360.com/insightsblog/mcdonalds-sells-over-250-happy-meals-every-three-seconds/
[iv] Roberto, C. A., Baik, J., Harris, J. L., & Brownell, K. D. (2010). Influence of licensed characters on children’s taste and snack preferences. Pediatrics, 126(1), 88–93.

İyi Bir Uykunun Değeri Sizce Nedir?

Uykunun hayatımızdaki önemi tartışılmaz: uyku düzenimizin, ruh ve beden sağlığımız üzerinde önemli etkileri var. Ancak uyku düzeni ve alışkanlıkları kişilere göre farklılıklar gösterebiliyor. Bazılarımız, uykusuzluğa çok daha dayanıklı olabilirken, bazılarımız ise belirli bir saatten az uyuduklarında günlerini verimli geçiremiyor…

National Sleep Foundation’ın açıklamalarına göre 18–64 yaş arasında insanların ortalama olarak gün içerisinde 7–9 saat arasında uyuması ideal olarak nitelendiriliyor. Yani, 7 saatten daha az uyumak bilimsel olarak insanın yeteri kadar uyku alamamasına sebep oluyor. Yapılan birçok araştırma da gerekenden az uyumanın depresyon, kalp hastalıkları, obezite gibi birçok hastalık ve zayıf bir bağışıklık sistemi ile ilişkili olduğunu ortaya koyuyor.

Ancak günümüzde yeterli uykuyu alabilmek gittikçe zorlaşıyor. Örneğin, 1942’de İngiltere’de toplumun sadece %8’i 6 saat veya daha az uyurken, 2017’de bu sayı %50’ye çıkmış durumda.3Giderek artan çalışma saatleri, trafikte geçirilen zaman ve ev işleri yatma vaktinin daha da geç saatlere ertelenmesine sebep oluyor. Bir de bunların üzerine internet ve sosyal medya olan ilişkimiz eklenince kişinin uyumaya neredeyse hiç zamanı kalmıyor

Daha geç yatma ve daha erken kalkma zorunluluğu yaratan şehir hayatının yanı sıra, uyku bozuklukları da gittikçe sıklaşıyor: Uykuya dalmakta zorlanma, gece birçok kez uyanma, günü oldukça yorgun ve uykulu bir şekilde geçirme gibi semptomlar tüm dünyada gittikçe daha fazla kişinin yaşadığı küresel sıkıntılar. Consumer Reports’un verilerine göre, 4000 Amerikalı ile yapılan bir anket, görüşmecilerin %27’sinin uykuya dalmakta zorlandığını veya gece boyunca aralıksız uyumakta zorlandığını ortaya koyuyor. %68’i ise (yani yaklaşık 164 milyon Amerikalı) haftada en az bir kez uykusuzluk ile mücadele ediyor.

Bütün bunlar insanları çaresizce uykusuzluğa çare aramaya itiyor. Uykunuzu düzene sokmaya ve daha kaliteli hale getirmeye yönelik tavsiyeler oldukça fazla: Örneğin, çay-kahve tüketiminin azaltılması, cep telefonu ve bilgisayarın yatak odasından uzak tutulması veya koyu renk perde kullanılması bunlardan birkaçı.

Ancak böyle basit çözümler bir tarafa; uyku –önemiyle de paralel bir şekilde- oldukça büyük ve gittikçe de büyüyen bir pazar yaratmış durumda. Yalnızca Amerika’da, 2015’te ortalama 41 milyar dolar uyumaya yardımcı olacak çözümler için harcanmış ve bu sayının 2020’de 52 milyar olacağı tahmin ediliyor. Hatta son dönemde uyku o kadar büyük bir ekonomi yaratmış ki, bunu bir meslek haline getiren insanlara bile rastlamak mümkün. Uyku koçları, insanları evlerinde ziyaret ederek yatak odalarının uyumaya ne kadar elverişli olup olmadığını değerlendiriyor ve uyuma düzeniniz hakkında size tavsiyelerde bulunuyor…

Uyku kendi ekonomisini oluştururken, çok farklı kategorilerden birçok markanın da tabii ki boş durmadığını görüyoruz.

Uykuyla en ilişkili olan yatak, yastık, perde gibi ürünler uykusuz kalan tüketicinin ihtiyacına doğrudan sesleniyor. Sleep Envie Pillows isimli şirket, rahatlatıcı etkisi olduğu bilenen lavanta kokusuna sahip yastıklar üretiyor. Dream Pad Sleep ise yastığınızın sadece sizin duyabileceğiniz şekilde rahatlatıcı müzik çalmasını sağlayarak uykuya rahatlatıcı bir şekilde dalmanızı sağlıyor. Bunların yanında Chrona da rahat uyku çekmesi gerekip çekemeyen hamileler ve uyuyakaldığında kolu uyuşanlar için farklı şekillerde yastıklar sunuyor.

Tekstil kategorisinin de uykuya destek veren ürünlerden geri kalmadığını görüyoruz: Active Edge Sleep T-Shirt, kumaşında bulunan elektromanyetik frekanslarla insanın daha kolay uyumasını ve daha kolay uyanmasını sağladığını iddia ediyor.

Uykunun yalnız süresi değil kalitesi de bir o kadar önemli olduğundan, uyurken alınan nefes de kritik hale geliyor. 2breathe aleti göğsünüzün etrafına sarılan bir aparatla solunum hızınızı ölçüyor. Cihaz, bluetooth ile telefonunuza bağlanıp telefonunuzdan sesler çalarak, çalan müzik melodisini nefesinizle senkronize ediyor ve daha derin nefes almanızı sağlıyor.

Uyumaya yardımcı olmaya yönelik ürünleri bulunan başka bir kategori ise genellikle uykuyu kaçırmasıyla meşhur: çay! Doğadan Relax Pasifloralı, içinde bulunan maddeler sayesinde içtiğinizde rahatlamanızı ve uyku haline kolayca geçmenizi sağlıyor. Herby Sleep Tea de kafein ve uyarıcı hiçbir madde içermiyor ve lisa, papatya, passiflora, lavanta ve portakal yaprağı gibi yatıştırıcı özellikte içerikler bulunduruyor.

Teknolojinin de gelişmesiyle uykusuzluğa karşı geliştirilen ürünler de paralel bir şekilde gelişiyor. “Uyku robotuSomnox buna çok uygun bir örnek: Somnox, uyku problemleri yaşayan insanlara yardımcı olmak üzere tasarlandı. Öncelikle robota hafifçe sarılarak çalıştırıyor, sonra da robotun nefes alış verişlerini takip ederek ve adapte olarak siz de istemsiz şekilde uykuya geçiyorsunuz.

Philips, geliştirmiş olduğu Hue White and Color Ambiance ürünü ile uykuya dalmanın ve uyanmanın daha kolay olacağını savunuyor. Beyin aktivitelerini tespit ederek geceleri uykuya dalındığında beyaz ışık vererek daha derin ve kaliteli bir uyku sağlıyor. Sabahları ise alarm sesi yerine yavaş yavaş açılarak güneşin doğuşunu andıran ışığıyla uyanmanızı kolaylaştırıyor.

Bunun dışında bu alanda –elbette- birçok akıllı telefon uygulaması da mevcut. Calm adlı uygulamanın “Sleep Stories” fonksiyonu, tıpkı küçükken ailelerimizin bize uyku vakti okuduğu kitaplar gibi bunu şimdi yetişkinlere yönelik yapıyor ve uykuya rahatça dalmanız için seçtiğiniz hikakeyi size okuyor. Buna benzer olarak Spotify platformunda birçok uykuya dalmayı kolaylaştırıcı “uyku” playlistleri bulunduruyor.

Sleep Cycle, hareket sensörüyle gece boyunca hareketlerinizi kaydederek uykunuzun en hafif anında sizi uyandırıyor. Apple’ın “gece modu” ise ekran ışığını dışarıdaki ışığa göre ayarlayarak gözlerin yorulmasına engel oluyor.

Günlerin giderek uzadığı ve gecelerin kısaldığı bu dönemde biz de Türkiye’de uyku alışkanlıkları ile ilgili bir araştırma gerçekleştirdik. Araştırmamız İstanbul’da 15–45 yaş arası ve ABC1C2 SES grubundan 100 katılımcıyla gerçekleşti.

Görüştüğümüz kişiler günde ortalama 7 saat uyuyor ve aynı zamanda ideal uyku saatinin de ortalama 7 saat olması gerektiğini düşünüyor. Büyük bir çoğunluk hafta içi ve hafta sonları farklı uyku düzenlerine sahip.

Görüşmecilerin %34’ü uykuya dalmakta zorlanıyor veya daha önceki bir zamanda zorlandığını belirtiyor. Daha rahat uykuya dalmak için bir yöntem uygulayanlar ise yine bu orana paralel olarak görüşmecilerin %32’sini oluşturuyor. Bu yöntemlerden bazıları uyumadan önce duş almak, müzik dinlemek veya belirli bir saatten sonra yemek yememek.

Görüşmecilerin yarısı daha rahat uykuya dalabilmek adına uyumadan bir süre önce yediğine/içtiğine dikkat ediyor. Çay/kahve tüketimine dikkat edenler, belirli bir süre önce bir şey yemeyenler, ağır veya yağlı şeyler yemeyenler olduğu gibi uyku getirmek için yoğurt yiyip ayran içenler de mevcut. Uykularını kaçırmamak için televizyon/bilgisayar gibi ekranlardan uzak kalanlar ise görüşmecilerin %19’u.

Deliksiz uyuyabilen ve gece boyunca aralarda uyananların oranı yarı yarıya bölünmüş durumda. Gece boyunca uyananların %5’i bunu engellemeye yönelik bir yöntem uyguluyor. 10 görüşmeciden 3’ünün mevsim geçişlerinde uyku düzeni bozuluyor. %36’sı ise daha rahat uyuyabilmek adına yatağını/yastığını değiştirmiş.

Daha düzenli bir uyku düzenine sahip olmak, daha kolay uykuya dalmak ve daha rahat uyanmak çin bulunan telefon uygulamalarını duyanlar sadece 10 görüşmeciden 1’i. Bunlar arasında söylenenler meditasyon uygulamaları ve uyku düzenini kaydedip kontrol eden uygulamalar.

Görüşmecilerin %45’i sabahları uyanmakta zorlanıyor. Kişiler çoğunlukla alarm ile uyanıyor, alarmla uyananların üçte biri ise alarmlarını erteliyor.

Araştırma sonuçlarından yola çıkarak Türkiye’de henüz uyumaya yardımcı olan geleneksel yöntemler dışında insanların bu doğrultuda geliştirilen ürünleri pek bilmediğini görüyoruz. Ancak araştırmadan da görüldüğü gibi uykusuzluk ve uyku problemleri tüm dünyaya paralel bir şekilde Türkiye’yi de oldukça etkiliyor. Bu nedenle uykuya yönelik pazarın Türkiye’de potansiyelinin yüksek olduğunu ancak henüz yeterince değerlendirilmemiş olduğunu söyleyebiliriz.

Kaynakça:

https://www.huffingtonpost.com/rosie-osmun/oversleeping-the-effects-and-health-risks-of-sleeping-too-much_b_9092982.html
https://www.healthline.com/health/sleep-deprivation/effects-on-body#2
https://www.theguardian.com/lifeandstyle/2017/sep/24/why-lack-of-sleep-health-worst-enemy-matthew-walker-why-we-sleep
https://www.consumerreports.org/sleep/why-americans-cant-sleep/
https://www.dunyahalleri.com/uyku-robotu-somnox/

Geri Dönüşüm, Geri Döndürür Mü?

Günümüzde yaşam koşulları, teknolojinin gelişmesi, hızlı şehir hayatının artmasıyla beraber geri dönüşüm kavramı son birkaç yıldır hiç olmadığı kadar önem kazanmış durumda.

Dünyamız, sonsuz sayıda canlıya ev sahipliği yaptığı gibi sonsuz sayıda malzemeye de ev sahipliği yapıyor. Canlıların belirli bir yaşam süresi olsa da, bu malzemelerin herhangi bir “son kullanım” tarihi yok ve geri dönüştürülmedikleri zaman çevre kirliliğine yol açtıkları gibi dünyaya da ciddi boyutta zarar verebiliyorlar.

Amerikalılar saat başına 2.5 milyon plastik şişeyi çöpe atıyor ve bu şişelerin her birinin doğada ayrışması 500 yıl kadar sürüyor. Her yıl okyanuslara –çoğu plastik- 6 milyar kg çöp atılıyor ve binlerce deniz canlısı denizanasına benzeyen bu poşetleri yanlışlıkla yutarak ölüyor. [1] Özellikle son yıllarda küresel iklim değişikliğinin çeşitli etkileriyle, buzulların erimesi, kara & deniz canlılarının soylarının tükenmesi, besin zincirinin sekteye uğraması gibi tüm dünyanın kaderini etkileyecek olaylara şahit oluyoruz.

Bu sebeplerle, son zamanlarda geri dönüşüm kavramı gittikçe daha da önem kazanarak ön plana çıkmaya başladı. Başka anlamları olsa da, en basit haliyle geri dönüşüm; tükettiğimiz ve tekrar değerlendirilebilen kağıt, cam, plastik gibi atıkların çeşitli fiziksel ve kimyasal işlemlerden geçerek hammaddeye dönüştürülmesi ve tekrar üretim sürecine dahil edilmesine deniyor.

Geri dönüştürmek, çevresel ve ekonomik sebeplerden dolayı insanlık tarihinde de hep önemli bir yere sahip olmuş. Eski zamanlardaki insanların kılıç, tencere ve metal parçaları eriterek kendilerine metal para ve ev eşyaları yapması, geri dönüşümün tarihinin ne kadar önceye kadar uzandığını gösteriyor. O zamanlarda yeni, kullanılmamış ham maddeye ulaşmanın zor olması, insanların aynı hammaddeyi tekrar tekrar kullanmasına yol açmış. 2. Dünya Savaşı zamanında da benzer olaylar yaşanmış; Finansal kısıtlamalar nedeniyle gittikçe azalan hammadde, halkı geri dönüştürülebilir eşya ve maddeler aramaya iterek evsel atıklarını ve eski metal eşyalarını geri dönüştürmelerine ve bunun sonucunda sürekli bir kullanım sağlanmasına vesile olmuş.

Günümüze gelecek olursak; yaşam koşulları, teknolojinin gelişmesi, hızlı şehir hayatının artmasıyla beraber geri dönüşüm kavramı son birkaç yıldır hiç olmadığı kadar önem kazanmış durumda. Yurtdışında çeşitli ülkeler uzun zamandır geri dönüşümün önemini anlatarak buna karşı önlemini alıyor. Hatta özellikle gelişmişlik seviyesi ve refah düzeyinin yüksek olduğu ülkelerde, sadece geri dönüşüm için çıkarılmış yasalar ve kurallar bile mevcut.

Avrupa’daki hemen hemen her ülkede çöpleri ayırmamak ciddi maddi cezaya tabi, bunun yanında plastik poşet ve hediye paketleri de ücretli olarak satıldığından, İngiltere’deki süpermarketlere ve büyük perakendecilere gelen vergi sayesinde plastik torba kullanımı %90 oranında azaldı. Aynı zamanda 2020’de Fransa’da yürürlüğe girecek yasayla birlikte biyolojik materyalden yapılmadığı sürece plastik bardak, tabak, çatal gibi maddeler kullanılamayacak. [2]

Bu gibi kısıtlamaların ve yasakların yanı sıra, birçok gelişmiş ülke kendi geri dönüşüm sistemini kuruyor. Örneğin İsveç, ülkelerden çöp satın alıyor ve bu çöpleri geri dönüştürerek gerekli enerji ve ısınma ihtiyacını sağlıyor. [3]
Gelişmekte olan ülkemiz, geri dönüşüm konusunda diğer ülkelere nazaran geride kalmış durumda. Türkiye yılda yaklaşık 31 milyon ton atık üretiyor, 2016’da bu 31 milyonun yalnızca 2 milyon tonu geri dönüşüme kazandırılabilmiş. [4]

Geri dönüşüm oranımız az olmasına rağmen, bu konu hakkında hızlı bir şekilde bilinçleniyoruz. 2010 yılında %37 olan geri dönüşüm oranımız 2014 yılında %61’e yükseldi. Aynı zamanda 2014 sonundan beri yaklaşık 1000’e yakın bertaraf ve geri kazanım tesisi oluşturuldu, her iki tür tesiste de geri dönüşüm artışı %50’ye yakın. [5]

Bu konuda yapılan çalışmalar yalnızca saydıklarımızla sınırlı kalmıyor. İstanbul’da insanların daha kolay geri dönüşüm yapabilmesi için kağıt, plastik ve metal maddeleri toplama kumbaralarını bir adım daha öteye götürmek isteyen İstanbul Büyükşehir Belediyesi, geri dönüşüme kazandırılabilir atıklar için “Akıllı Mobil Atık Aktarma Otomatları” kuracağını duyurdu. Vatandaşlar kağıt, metal, plastik gibi maddeleri bu otomatlara atarak işlenmesini sağlayıp, ‘İstanbulkart’larına atıkların geri dönüşüm değeri kadar bedeli yükleyebilecek. [6] Bunların yanında ülke genelinde geri dönüşüm hakkında bilinçlenmeyi artırmak için, yönelik bakanlıklar ve kuruluşlar tarafından ulusal kanallarda kamu spotları yayınlanıyor.

Geri dönüşüme son zamanlarda ülkece bu kadar önem vermemizle birlikte Türkiye’de de plastik kullanımı ile ilgili bazı aksiyonlar alınacağı hakkında haberler var. Habertürk’ün haberine göre 2019’un başından itibaren Türkiye’de plastik poşetlerin paralı olması konuşuluyor. [7]

Bu kadar konuşulan ve hayatımızın bir parçası haline gelen geri dönüşüm ile ilgili özellikle internette birçok kaynak üretilmeye başlandı. Ürünlerin tekrardan kullanıma kazandırılmasına dair birçok çeşitli yöntemler anlatılıyor; karton şişelerden para cüzdanı, kot pantolonlardan çanta veya araba tekerleğinden saksı yapmak bunlardan birkaçı. Aynı zamanda bu konuda farklı trendleri de internetten takip etmek mümkün. Bu trendlerden bir tanesi atık üretmemeyi felsefe edinen “Sıfır Atık” trendi. “Going Zero Waste” blogunun kurucusu Kathyrn Kellogg, sayfasında atık üretmeden evde yapılabilecek makyaj malzemeleri, dekoratif ürünler ile ilgili bilgi verip, çöp üretmeyen yemek tarifleri paylaşıyor. Kendisi, geçen sene ürettiği tüm çöpü 250 ml’lik bir kavanozun içine biriktirmiş!

Geri dönüşümü merkeze koyarak hayata geçen markalar da var. Örneğin Restore Jeans kullanılmış ve rahat olan denimi, modası geçmeyen formlarda tasarlayarak tekrardan kullanıma sunuyor. Böylelikle hem çevreyi koruyor hem de yeni bir jean üretmek için sarf edilen yaklaşık 7 ton suyun tüketimini engellemiş oluyor. Buna benzer olarak bazı kozmetik markaları, “eskisini getirene yenisi indirimli” gibi kampanyalarla, biten makyaj malzemelerinin kabını getirenlere indirim sağlıyor. Benzer şekilde Zara, H&M gibi hızlı moda markaları da kullanılmış, eski kıyafetini getirenlere indirim yapıyor.

Çöp olan maddeyi farklı amaçlar için kullanmak da geri dönüşümün bir parçası. Çöp(m)adam markası da çöpten geri dönüşümü kendi markalarının özü haline getirerek, atık ambalajları kullanarak cüzdan ve çantalar yapıyor.

Geri dönüşümle ilgili bir diğer önemli konu ise enerjiyi verimli kullanmak. Kullandığımız enerji, çevreye zararlı gazlar salan fosil yakıtlardan elde ediliyor, bu da dünyanın kirlenmesini hızlandırarak küresel ısınmanın başlıca nedeni sayılıyor. Bunun sonucu olarak ise mimari, otomobil, ısıtma, aydınlatma gibi alanlarda enerjinin daha verimli kullanılabilmesi adına çeşitli çalışmalar yapılıyor. Farklı enerji sınıflarının olması ve elektrikli ev aletlerinin de artık kullandıkları enerjiye göre sınıflandırılması bunun bir örneği. A sınıfı ürünler yüksek verimlilik oranına sahipken, G sınıfına doğru verim düşüyor. A sınıfı yerine C sınıfı bir buzdolabı kullandığınızda %45, G sınıfı kullandığınızda ise %85 daha fazla enerji tüketmiş oluyorsunuz.

Peki, dünyada geri dönüşüm bu kadar ilerlemişken Türkiye’de neler oluyor? Geri dönüşüm hakkındaki davranışlar ve tutumlar Türkiye’de nasıl şekilleniyor görmek adına İstanbul’da yaşayan, 15–45 yaş arası ABC1C2 SES grubundan 100 kadın ve erkek görüşmeciyle bir araştırma gerçekleştirdik.

Hangi maddeleri geri dönüştürebileceklerini bildiklerini belirtenlerin oranı %67. Hangi maddelerin geri dönüştürüldüğünü bilen 10 görüşmeciden 4’ü ise çöplerini cam plastik, karton diye ayırarak geri dönüşüm yaptığını belirtmiş. Belediyelerin koyduğu geri dönüşüm kutularını kullandıklarını belirtenlerin oranı %42.

Naylon poşetlerin ücretli olma ihtimali hakkında ne düşündükleri sorulduğunda, görüşmecilerin çoğu genel olarak pozitif bir görüş belirtmiş; “doğamızı düşünmek önemli”, “naylonu mecburen kullanıyoruz, çok daha iyi olur” gibi cevaplar çoğunlukta. Bunun yanında naylon poşet gibi zararlı bir ürün için para vermek istemeyen bir kitle olduğu gibi, küçük bir kısım ise naylon poşetlerin paralı olmadan direkt yasaklanması gerektiğini savunmuş.

Evdeki enerji tüketimine dikkat ettiklerini belirtenlerin oranı %73; nasıl dikkat ettikleri sorulduğunda ise genel olarak kullanmadıkları ışıkları kapatarak, prizde herhangi bir kablo bırakmayarak, düşük enerjili ev aletleri kullanarak ve beyaz eşyaları geceleri çalıştırarak, buna dikkat ettiklerini söylemişler.

Daha az enerji harcayan elektrikli ev aletlerinden haberdar olduklarını belirten kişilerin oranı %64, kullananların oranı ise belirtilene göre %40. “Daha az enerji harcama” ile ilgili bilgi çoğunlukla internetten ve reklamlardan edilinmiş. Kullanılan az enerji harcayan ev aletleri ise genellikle buzdolabı, bulaşık makinası, çamaşır makinası gibi beyaz eşyalar ve ampuller.

10 görüşmeciden 2’si işlevini yitiren elektronik eşyaları tekrardan nasıl değerlendirebileceğini bildiğini söylemiş. Geri dönüşümün yine bir ayağı olan atık pil biriktiren kişilerin oranı ise %52.

Ekonomik olarak uzun vadede tasarruf edecekleri bir ürüne daha fazla fiyat vermek konusunda yorumlar ikiye ayrılıyor. “Uzun vadede aradaki farkı kaparsa neden olmasın” , “ucuz alacak kadar zengin olmamak lazım” gibi yorumlar çoğunluktayken, diğer tarafta bu ürünlerin gereksiz olduğunu düşünenler ve sonuç olarak bütçesine bağlı karar vermesi gerektiğini söyleyenler de mevcut.

Araştırma sonuçları oldukça pozitif bir tabloya işaret etse de, geri dönüşüm konusundaki bu pozitif tutumların Türkiye’de halen davranışlara bu kadar yüksek oranlarda yansımadığını, genellikle belirtilen yüksek oranların tüketicinin şu anki davranışlarından ziyade, sahip olmak istediği davranışları temsil ettiğini söyleyebiliriz. Ancak yine de geri dönüşümle ilgili bilinçlenmenin Türkiye’de giderek arttığı aşikar. Bilincin arttığı ve davranışların da şekillendiği bu dönemde, markaların bu konuda oldukça dikkatli olması gerekiyor. Bu bilinç ve ihtiyaç her geçen gün arttıkça, geri dönüşümü, çevreye verilen zararı görmezden gelen markalar uzun vadede zorluk çekebilir bu nedenle şimdiden adapte olmaya başlamak önemli gibi gözüküyor. Nasıl harekete geçileceğini, ne gibi önlemler alınacağını hep beraber göreceğiz.

[1] https://onedio.com/haber/cogumuzun-ciddiye-almadigi-bir-gercek-olan-geri-donusum-ile-ilgili-22-bilgi735111
[2] 
http://www.yesilist.com/plastik-kaplari-yasaklayan-ilk-ulke-fransa-oldu/
[3] 
http://www.hurriyet.com.tr/isvec-enerji-icin-cop-ithal-ediyor-29317422
[4] 
http://www.dw.com/tr/y%C4%B1lda-5-milyon-ton-evsel-at%C4%B1k-%C3%A7%C3%B6pe-gidiyor/a41234508
[5] 
http://www.dw.com/tr/y%C4%B1lda-5-milyon-ton-evsel-at%C4%B1k-%C3%A7%C3%B6pe-gidiyor/a-41234508
[6] 
https://tr.sputniknews.com/cevre/201801061031699654-atik-istanbulkart-yukleme/
[7] http://www.haberturk.com/naylon-poset-yasasi-ve-ucret-tartismasi-1673193-ekonomi

Detoksun En Teknolojik Hali: Dijital Detoks

“Dijital detoks”, belirli bir zaman içinde akıllı telefon, bilgisayar, tablet ve internet kullanımından arınmak için yapılan bir çeşit bilinçli yoksunluk uygulamasıdır.

Teknolojinin hayatımızdaki yeri giderek arttıkça, onsuz hayat geçirme düşüncesi de giderek imkansız hale gelmeye başladı. İnsanların teknolojik aletler olmadan geçirdiği zaman artık yok denecek kadar az, hayatımızdaki birçok iş için çeşitli aletlere bağlı ve bağımlı hale geldik. Hatta artık teknoloji bağımlılığına, tedavi olunması gereken bir hastalık gözüyle bakılmaya başlandı… [1]

Araştırmalara göre, Amerika’da akıllı telefon sahibi olanların %67’si arama veya mesaj bildirisi gelmese de telefonlarına herhangi bir bildirim gelmiş mi diye bakma ihtiyacı duyuyor.[2] Deloitte’un yaptığı bir araştırmaya göre İngilizlerin üçte biri uyandıkları 5 dakika içerisinde telefonlarına bakıyor, yine üçte biri gece telefonlarına bakmak için uyanıyor.[3] Teknolojiden bahsederken sosyal medyadan bahsetmemek olmaz; Facebook’u her gün kullanan 1.28 milyar, her ay kullanan da toplam 1.9 milyar kişi var.[4]

Teknolojiyle bu kadar iç içe olmanın bizler üzerindeki etkisini hem fiziksel, hem de duygusal olarak hissediyoruz. Uzun süre ekrana bakmak vücudumuzda fiziksel olarak geçici veya kalıcı hasarlara neden olabiliyor. Sürekli uyaranlara maruz kalmak bizi zihnen ve bedenen yoruyor. Uzun süre ekrana bakmak baş ağrısına, göz yorgunluğuna, gözlerin yanmaya ve kaşınmaya başlamasına, bulanık görmeye, “text neck” denilen boyun ağrısı gibi rahatsızlıklara neden oluyor. Hem kendimize hem de sevdiklerimize ayıracak zamanımızın kalmıyor oluşu ise artık kanıksanmış olsa da en önemli duygusal etkisi.

“Dijital detoks” tam da bu süreçte gündemimize giren kavramlardan biri. İsminden de anlaşılacağı gibi, belirli bir zaman içinde akıllı telefon, bilgisayar, tablet ve internet kullanımından arınmak için yapılan bir çeşit bilinçli yoksunluk uygulaması.

Dijital detoks yapmanın herkese göre farklı yolları var. Bunlardan bazıları daha zorlayıcı iken, bir kısmı çok daha basit: evde kolayca yapılabileceklere bir örnek olarak: her gün kendine bir kural belirleyip o kurala uymayı sayabiliriz. Mesela pazartesileri yemeğe çıkarken yanına telefonu almama, salı bildirimleri kapatma, çarşamba uykudan uyandığın anda telefonuna bakmama, perşembe odanın dışında telefon şarj etme kuralları gibi.

Ev dışında yapılan detokslar için ise turizm sektörü başı çekiyor. Artık, müşterilerine dijital detoks vaat eden ve kendi benliklerini geri kazanmaya yönendiren bir sürü otel ve kamp var. Bunlardan bir tanesi olan Digital Detox Company, uzmanlarıyla, dijital kaynaklı fiziksel, zihinsel ve duygusal stresleri olan misafirlerine “kendilerine dönme” ve “sakinleşme” konusunda yardımcı oluyor. Bir başkası da Las Vegas’taki Mandarin Oriental’in içideki Digital Retreat programı. Program direktörü, dijital detoks uygulamalarının, mobil cihazların bir stres kaynağı haline geldiği bir dönemde özellikle değerli olduğununu savunuyor ve “İnsanlarda sürekli iletişim içerisinde olmanın beklentisi var ve bu vücutta stres yaratıyor” diyor. Program, misafirlerini 48 saat boyunca telefonlarından uzaklaştırmayı ve telefona bakmak yerine yoga yapmak, smoothie yapmayı öğrenmek, sevdiklerine mektup yazmak gibi daha sağlıklı aktiviteler yapmalarını amaç ediniyor.

Turizm sektörü haricinde, bazı hızlı tüketim markaları da dijital detoksu bir pazarlama aracı olarak kullanıyor. Dolmio adlı sos markası, “fazla teknoloji” fikrinden yola çıkarak bir kampanya başlatmış.Çocukların tabletler ve akıllı telefonlar tarafından “tüketilmiş” olması ve çevresindeki hiçbir detayı fark etmemeleri kampanyayı başlatan asıl neden. Dolmio, Pepper Hacker ismiyle ürettiği, etrafındaki WiFi bağlantısını devre dışı bırakarak yemek yiyenlerin bir arada olmasını sağlayan bir çeşit karabiber değirmeni çıkarmış.

Sürdürülebilir olmayı amaçlayan markalardan Innocent da tüketicilerin rahatlama ve sakinleşme ihtiyacını fark edip, İngiltere’de doğayla içiçe olmayı hedefleyen bir festival düzenlemeye başlamış. İsminden de anlaşılacağı gibi “Unplugged Festival”’de telefon yasak, bunun yanında festival alanında wifi da bulunmuyor. Markanın aktivasyon müdürü Jamie Sterry bu festivali “e-posta ve bilgi ile aşırı yüklü insanların yoğun ve stresli şehir hayatlarından kaçmaları için bir bahane” diye özetliyor.

Dijital detoksun felsefesi her ne kadar insanları teknolojik aletlerden uzun süre uzak tutarak kendilerine dönmelerini sağlamak olsa da günümüz dünyasında bu o kadar gerçekçi veya mümkün değil. Bu nedenle teknolojiyi tamamen kesmeden, en azından teknolojik aletlerin etkilerini minimize etmeye yönelik veya teknoloji yararlı olacak şekilde kullanmanın yollarını gösteren uygulamalar da ortaya çıkmaya başladı.

Quality Time saat, gün, hafta ve ay bazında telefonda ne kadar zaman geçirdiğinizi ve bu zamanı hangi uygulamalarla geçirdiğinizi kaydediyor. “Moment” ise yine aynı şeyi aile üyelerinizin de ne kadar süre telefon ekranına baktığınızı görebileceğiniz şekilde yapıyor. Bunların ortak özelliği de kendinize telefon kullanma sınırı koyabilmeniz ve sınırı geçtiğiniz anda size bildirim gelmesi.

Be Kovert, kendini “araştırma ve design laboratuvarı” olarak konumlandıran bir oluşum. Be Kovert, mikro-elektronik ürünlerini takılara entegre ederek telefonunuza gelecek olan bildirimleri önceden size söyleyerek telefonunuzdan bir adım önde olmanızı sağlıyor. Hafif titreşimlerle, sizi sadece belirli bir insandan veya belirli anahtar kelimelerle tanımladığınız önemli bildirimler için uyarıyor, bu şekilde insanların dijital yaşamlarını daha iyi yönetmelerine yardımcı olan ürünler oluşturuyor.

Dijital detoksu uyku kavramıyla eşleştiren ve olaya bu konuda el atan da çok sayıda marka var. Apple, insanların çok fazla teknoloji tüketmesinin beraberinde getirdiği uyku problemini ele alarak kendi özelliklerini çıkardı. IOS 10 güncellemesi uykuya bağlı birçok özellik içeriyor. Bedtime” uygulamasını kendi sekmelerine koyan kullanıcılara, ne zaman yatağa girip ne zaman uyanmaları gerektiğini hatırlatacak alarmlar kuruyor.

Dünyada gerçekleşen bu gelişmeler doğrultusunda Türkiye’de insanların teknolojik aletlerle olan ilişkisini ve teknolojik aletlerle ne kadar vakit geçirdiklerini görmek üzere bir araştırma gerçekleştirdik. Araştırmamız İstanbul’da 15–45 yaş arası ve ABC1C2 SES grubundan 100 katılımcıyla gerçekleşti.

Görüşmecilerin %89’u akıllı telefon kullanırken, %11’i ise akıllı özelliklere sahip olmayan telefonları kullanıyor. Cep telefonu dışında başka teknolojik aletlere sahip olanlar görüşmecilerin %79’unu oluşturuyor. Dizüstü bilgisayarlar görüşmecilerin %80’inde varken, bunu tablet ve masaüstü bilgisayarı takip ediyor.

Cep telefonunda günde toplamda 1–2 saat vakit geçirenler çoğunlukta. “2–3 saat arası” ve “5 saatten fazla” vakit geçirenlerin oranı da oldukça fazla. Cep telefonunda geçirilen bu vaktin büyük çoğunluğunu sosyal medya ve telefon konuşmaları oluşturuyor. Bunun dışında iş amaçlı veya haber takip amaçlı vakit geçirme oranları da yüksek.

Genellikle gün içerisinde cep telefonlarına belirtilenlere göre “20–50 defa arası” bakılıyor. Cep telefonunda vakit geçirmeye benzer olarak “sosyal medya” ve “telefon konuşmaları” en çok bakma sebeplerinden. Ancak vakit geçirmekten farklı olarak “saate bakmak” da burada bir etken olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle telefona bakma sayısının belirtilen sayıdan çok daha fazla olması muhtemel.

Görüşmecilerin yarısı uyurken yanlarına telefonlarını alıyor. Yanlarına alanların %18’i ise uyku arasında telefonuna bakıyor.

Görüşmecilerin büyük bir kısmı telefonundan hiç ayrı kalmıyor. Ayrı kalanlar ise en çok uyudukları zaman ayrı kalıyor. Bunun dışında 1–2 saat ayrı kalabildiğini söyleyenler olsa da sadece çok ufak bir kesim 5–6 saat kadar uzun süreler telefonundan ayrı kaldığını ve sadece bir arama olursa baktıklarını belirtti.

10 görüşmeciden 3’ü daha önce bilinçli olarak telefonundan uzak kalmaya çalışmış. Uzak kalma sebepleri ise tatile çıktığı için kafasını dinlemek istemesi ve telefonda çok vakit geçirdiğini hissettiği için bir süre uzak kalmak istemesi.

Cep telefonu dışındaki diğer teknolojik aletlerde çoğunlukla “yarım saatten az” vakit geçirildiği söylenmiş. Çoğunluk az vakit geçirdiğini söylese de “5 saatten fazla” vakit geçirdiğini belirtenlerin oranı da oldukça fazla. Bu tür teknolojik aletlerde en fazla iş için vakit geçiriliyor, bunun dışında internet üzerinden araştırma, sosyal medya, film/dizi izlemek de diğer vakit geçirme sebeplerinden bazıları.

Görüşmecilerin ufak bir kısmı daha önce dijital detoks kavramını duyduğunu belirtti. Bu kavramı duyanlar olumlu bir görüşe sahip ama uygulamanın zor olduğunu, özellikle iş dolayısıyla pek mümkün olmadığını söylüyor. Bu nedenle de duyanlar arasında uyguladığını söyleyen görüşmeci sayısı oldukça az.

Daha önceden dijital detoksu duymamış görüşmecilere ne olduğu anlatıldığında çoğu oldukça olumlu görüş belirtti, hatta %28’i denemeyi düşünebileceklerini söyledi. İhtiyaç duyulabilecek, güzel bir uygulama olduğu söylense de büyük bir kesim bunun çeşitli sebeplerle yapılabilir olduğunu düşünmüyor. İş veya aile en çok belirtilen sebeplerden. Alışkanlık sebebiyle ayrı kalamayacak olanlar da mevcut. Bir kesim ise halihazırda çok fazla teknolojik aletlerle vakit geçirmediği için böyle bir uygulamaya ihtiyacı olmadığını söyledi.

Çocuğu olanların %79’u çocuklarının teknolojik aletlerle geçirdiği zamanı kısıtlıyor. Çocukların gelişimine zararlı olması, derslerine yeterince vakit ayırmaması, dikkat dağıtması ve alışkanlık haline gelmesi korkusu kısıtlama yapma sebeplerinden.

Teknoloji kullanımının tüm dünyada her geçen gün arttığı ve hatta birçokları için gereklilik haline dönüştüğü bir dönemde, ondan tamamen ayrı olmayı amaçlamak elbette ki çok akıl kârı değil. Ancak, bundan sonra gelecek nesiller için bu ayrımı yapmak daha da zor olacak. Bu nedenle birçok kişi gelecek nesillerin bağımlılıklarını kontrol almaya yönelik şimdiden önlemler alınıyor. Örneğin eBay’in Chief Technology Officer’ı çocuğunu bilgisayar bulunayan ve kullanmanın yasak olduğu, 9 kişilik bir okula yolluyor ve Google, Apple ve Yahoo gibi teknoloji şirketlerinde çalışanlar da aynısını yapıyor.[5]

Bu sebeple, teknolojiden tamamen ayrı kalamasak da zaman zaman kendimize dönüp etrafımıza bakmamızı sağlayacak, hem fiziksel hem de zihinsel sağlığımızı korumaya yardımcı olacak uygulamalar, buna yatırım yapan markalar ve sektörler de giderek daha fazla önem kazanacak gibi görünüyor.

[1] https://www.yesilay.org.tr/tr/bagimlilik/teknoloji-bagimliligi
[2] 
http://www.psychguides.com/guides/signs-and-symptoms-of-cell-phone-addiction/
[3] 
https://www.econsultancy.com/blog/68831-how-brands-are-tapping-into-the-trend-for-a-digital-detox
[4] 
http://money.cnn.com/2017/05/03/technology/facebook-earnings/index.html
[5] 
http://www.nytimes.com/2011/10/23/technology/at-waldorf-school-in-silicon-valley-technology-can-wait.html?pagewanted=all&_r=0

Müziğin Bugünü: Çevrimiçi Notalar

Uzun antenli radyolar, kaset çalarlar, müziğin portatif hali olan Walkman’ler ve nostaljinin son çırpınışı olan CD çalarlar; teknolojinin gelişmesiyle piyasaya sürülen MP3 çalardan önce tozlu raflarda yerini aldı bile. Hatırlarsınız: Müziğe ancak kısıtlı erişim sağlayabilen araçların yerini alan MP3 çalar, müzikte dijital çağın ilk adımı olmuştu. İnternet üzerinden indirilebilen MP3 formatındaki parçaların aktarılabildiği bu küçük, taşınabilir cihazın yaygınlaşmasıyla beraber ortaya çıkan korsan müzik indirme platformları ise müzik piyasasına dev bir darbe indirdi.

Hem sanatçıların korsan müzik piyasasını bitirmek istemesi hem de müzikseverlerin bir cihaz daha kullanmak yerine hâlihazırda yanlarında bulundurdukları akıllı telefonlardan müzik dinlemeyi tercih etmesi MP3 çalarların ömrünü doldurduğunun ipuçlarını verirken, ortaya internetten müzik dinleme platformları çıktı. Müzik piyasası da bu platformların yardımıyla artık iyice dijitalleşti ve eski canlılığını geri kazanmaya başladı.

İnternetten müzik dinleme platformları sayesinde her geçen gün büyümeye devam eden müzik piyasası 15 yılın sonunda ilk defa geçen sene kâra geçmeye başlayarak dijitalleşen dünyaya hızlıca ayak uyduran sektörlerden biri haline geldi.[1] 2015’te 2.9 milyar dolar gelir sağlayan online müzik, son beş yılda dört kattan fazla büyüdü.[2] Midia’nın raporuna göre ise müzik abonelikleri geçtiğimiz yıl müzik abonelikleri, bir önceki yıla kıyasla %48 artışla 100 milyonu aştı.[3]

Dijital müzik sektörü ne kadar gelişse de sektör sorunlarından arınmış değil tabii ki.İnternetten müzik dinleme platformlarının milyonlarca şarkıya ücretsiz veya uygun fiyatlı bir şekilde ulaştırması, insanları korsan müziğe teşvik etmekten bir miktar alıkoyuyor. Fakat müzik platformları, bu uygulamadan dolayı sanatçılarla sorun yaşayabiliyor; genellikle dinlenme bazında telif ücreti alan sanatçılar, ödemelerini yeterli bulmayıp tepki gösterebiliyor. Örneğin Taylor Swift’in; şarkılarını Spotify’dan uzun bir süre kaldırtması bu tepkiler arasında en çok ses getirenlerden…[4]

Sektörde karşılaşılan bir diğer sorun ise ücretli üyeliklerin, sunduğu ek faydalara rağmen kullanıcılar tarafından pek fazla tercih edilmemesi. Platformların ücretsiz üyeliklerini kullanan veya tanınmış olan ücretsiz kullanım hakkı dolunca üyeliklerini iptal edenlerin çokluğu, müzik için ödeme yapmayı tercih etmemenin genel bir tercih olduğunu ortaya koyuyor. Bunun sebepleri olarak da ücreti yüksek bulmaları, müziği ücretsiz de dinleyebilmeleri veya ödeyecekleri miktarın hakkını verecek kadar müzik dinlememeleri olarak belirtiyorlar.[5]

Bu problemlere rağmen, birçok farklı marka sektörde yerini sağlamlaştırmak ve keskinleştirmek için arayış peşinde. Birbirlerinden ücret ve hizmet bazında küçük farklılıklarla ayrışan yeni platformlar, uzun yıllar boyunca sektörde Youtube’un işgal ettiği liderlik göz koydu. Her geçen gün aralarına bir yenisi eklenen platformlar arasında sektör lideri Spotify iken, diğer öne çıkanları ise Apple Music, Tidal, Soundcloud, Amazon Music, Fizy ve Google Play Music olarak sıralayabiliriz.

Bu kadar çok oyuncunun bulunduğu alanda ayrışmak için de bu platformların kendilerine münhasır özellikler sunması gerekiyor. Spotify’ı rakiplerinden ayrıştıran birçok özellik var. Bunlardan biri Shazam’la işbirliği yaparak, Shazam üzerinden aratılan parçaları direkt Spotify listelerine ekleme özelliği. Bunun yanında, kullanıcıların dinlediği müziklerin algoritmalarını kaydederek, kişiye özel hazırladığı “Haftalık Keşif” listeleri Spotify’ı rakiplerinden ayırıyor.

Spotify, “Çocuk Aile Kategorisi” altında çocuklar için de özel listeler ve interaktif bir alan sunuyor. Listelerde hem yaş aralıklarına göre sınıflandırılmış masallar ve ninniler, hem de ebeveynleriyle seslendirme yapabilecekleri kayıtlar yer alıyor.

Bu kadar geniş bir kullanıcı kitlesinin verilerini tutan bir platformu markalar da yeni nesil pazarlama için büyük bir fırsat alanı olarak görüyor. Spotify son zamanlarda yürürlüğe koyduğu “Markalar İçin Spotify” platformuyla kişilerin ruh hallerine göre reklam hedeflemesi yapıyor. “Müzik Listesi Hedefleme” platformu, milyonlarca listenin içinde ayn listeye tıklayanları segmente ediyor. Örneğin “Spor Modu” veya “Rahatlayalım Modu” gibi ortak aktivite ve ruh halinde olan insanları birleştiren çalma listelerinde, sporseverleri hedef alan veya kendine zaman ayırmayı seven markaların reklamları çıkıyor. Bu sayede Spotify’ın ilk elden verdiği veriler, markaların hedefledikleri kitleye ulaşmalarına yardımcı oluyor. [6]

Sahip olduğu geniş veri platformunu iletişimlerinde de kullanan Spotify, geçtiğimiz yıl reklam panolarına ve otobüslere verdiği reklamlarla dikkat çekti. “Sevgililer gününde “Sorry” şarkısını 42 kere dinleyen sevgili insan, ne yaptın?” veya “Girl’s Night adlı çalma listesini beğenen 1235 erkek, sizi seviyoruz.” gibi komik başlıklarla hem birçok tüketiciyi gülümsetti hem de veri gizliliği konusunda çeşitli tartışmalar yarattı.

Diğer platformlara gelince, Apple Music şu anda Spotify’ın en ciddi rakibi gibi görünüyor.Çevrimiçi müzik pazarına geç katılan Apple Music, kısa zamanda geniş bir kitleye ulaştı. Birçok özelliğini paylaştığı Spotify’dan ücretsiz kullanım tercihi olmaması ve müziğin yanında film-dizi arşivi sunması açısından ayrılıyor. Bunun yanı sıra Apple Music, ünlü DJ’lerin yanı sıra Marc Jacobs ve Alexander Wang gibi tasarımcıların bir ay boyunca kendi oluşturdukları özel çalma listelerini paylaşabildikleri işbirliklerine imza atarak kendilerini ayrıştırma yolunda adım attı.

Bir başka müzik dinleme platformu olan Tidal ise, ismini Jay Z tarafından 56 milyon dolara satın alındığında duyurdu. Rihanna ve Beyoncé gibi dünyaca tanınmış şarkıcıların da hissedarı olduğu Tidal, kullanıcılarının birçoğunu bu ortakların hayranları sayesinde bünyesine toplamış durumda. Örneğin, Beyoncé hayranları son albümü Lemonade’i dinleyebilmek için uygulamayı kullanmak zorunda, çünkü albüm sadece Tidal üzerinden piyasaya sürüldü, başka herhangi bir müzik platformlarından albüme ulaşmak mümkün değil, aynı durum Jay-Z’nin yeni albümü için de geçerli haliyle. [7]

Sektördeki diğer oyuncular Spotify, Apple Music ve Tidal kadar ön planda olmasa da içerikler açısından birbirlerinden ayrışıyor. Soundcloud amatör sanatçıların parçalarını barındırmasıyla, Fizy konserleri canlı izleme şansı sunmasıyla, Pandora ise kullanıcıların zevkine hitap eden parçaları en iyi analiz eden algoritmaya sahip olmasıyla öne çıkıyor[8].

Herkesin bildiği ve yıllardır kendini müzik pazarında var eden Youtube ise online müzik sektörünün bu değişimleri karşısında sessiz kalmadı. YouTube kısa zaman önce piyasaya sürdüğü YouTube Red hizmetiyle kullanıcılara reklamsız video izleme, video kaydetme ve çevrimdışı izleme, arka planda oynatma, içerik kiralama ve satma gibi özellikler sunuyor[9]. Ücretli bir hizmet olan YouTube Red henüz Türkiye’de kullanıma sunulmadı.

Peki, dünyada müzik piyasası bu kadar gelişmişken Türkiye’de neler oluyor? İnternetten müzik dinleme davranışları ve tutumları Türkiye’de nasıl şekilleniyor görmek adına İstanbul’da yaşayan, 15–45 yaş arası ABC1C2 SES grubundan 100 kişiyle biz de bir araştırma gerçekleştirdik.

İnternetten müzik dinleyenlerin oranı %80, en çok ise Youtube tercih ediliyor. Youtube açık ara farkla tercih edilse de onu Spotify takip ediyor. Bunlar dışında Google Play, Fizy, radyokarnaval.com ve TTNET Müzik de söylenen cevaplar arasında. Müzik dinleme sıklığı da çoğunlukla haftanın her günü olarak belirtilmiş.

İnternetten müzik dinleyenlerin %67’si daha çok cep telefonundan, %33’ü ise daha çok bilgisayardan dinlediklerini belirtmiş. Görüşmecilerin %45’i birçok sanatçının, şarkının, albümün bir arada bulunduğu ve bu arşivleri dinleyicilere para karşılığı veya ücretsiz sunan “İnternetten müzik dinleme”platformlarından haberdar. Bu platformlardan en çok bilinen ise Spotify. I-Tunes, Fizy, Google Play, Deezer ve TTNET Müzik de söylenen cevaplar arasında. Görüşmecilerin %7’si müzik dinleme platformlarına üye, üye oldukları arasında yine bilinmeye paralel olarak Spotify, Fizy, TTNET Müzik ve Deezer var.

İnternetten müzik dinleme platformlarının en çok hangi özellikleri beğeni anlamında öne çıkıyor diye sorduğumuzda en çok söylenen cevaplar arasında “geniş içerik sunması” ve “kolay ulaşım/elimin altında olması” var. “Korsan olmaması”, “yeni şarkılar keşfedebilmek”, “çalma listeleri yapabilmek” ve “başkalarının listelerini takip edebilmek” de diğer beğenilen özellikler arasında.

Bu tür internet müzik dinleme platformlarına neden üye olmayı tercih ettikleri sorulduğunda “arşivi geniş”, “ücretsiz”, “korsan almamak için” gibi sebepler söylenmiş. Özellikle Youtube, “köklü” algısıyla üye olunan platformlarda ön plana çıkmış.

Bu platformlara ücretli üye olanların oranı ise oldukça az. Ücretli üye olmalarının en büyük nedeni de yeni albümleri çıktıkları anda görebilmeleri. Bunun yanında “şarkı indirebilme” özelliği de belirtilen bir başka özellik.

Reklam dinlememek/görmemek için ücret ödemeyi tercih edip etmedikleri sorulduğunda, çoğu kişi reklamlardan hoşnut olmasa da bunun için ücret ödemeye olumlu bakmıyor.

Müzik dinleme platformlarından önce, müzik dinlemek için genellikle, CD, kaset, radyo tercih edildiği söylenmiş. Görüşmecilerin %14’ü önceden ücretli olarak müzik indirdiğini, %81’i ise önceden albüm veya CD aldığını belirtmiş.

Ayrıca görüşmecilerin %75’i Youtube üzerinden müzik dinlediğini, dinleyenlerin %11’i ise reklam dinlememek adına belirli bir ücret ödemeyi tercih edebileceğini söylemiş.

Araştırma sonuçlarına bakıldığında, internetten müzik dinleme platformlarının Türkiye’de de giderek yaygınlaştığını söyleyebiliriz. Müzik sektörünü tamamen değiştirip bambaşka bir boyuta getiren bu platformlar data anlamında da oldukça fazla bir güce sahip. Bu datayı kimin ne şekilde kullanacağı, nasıl farklılaşacağını da belirleyecek önemli bir özellik olacak. Markaların da bu fırsattan nasıl yararlanacağını ilerleyen günlerde hep beraber göreceğiz.

[1] https://www.theguardian.com/business/2017/apr/25/2016-marks-tipping-point-for-music-industry-with-revenues-of-15bn
[2] 
http://www.tojdac.org/tojdac/VOLUME6-ISSUE2_files/tojdac_v06i2105.pdf
[3] 
https://www.dunyahalleri.com/100-milyon-kisi-muzigi-parali-dinliyor/
[4] 
http://www.billboard.com/articles/columns/pop/7825570/taylor-swift-spotify-streaming-again
[5] 
http://www.kirkville.com/most-people-simply-dont-care-enough-about-music-to-pay-for-streaming/
[6] 
https://www.digitaltalks.org/2015/06/21/spotify-ulke-direktoru-ergul-civi-ile-pazar-sohbeti/
[8] 
http://www.trackrecord.net/features/articles/beyonce-lemonade-streaming/5365
[9] 
https://www.digitaltrends.com/music/spotify-vs-pandora/
[10] 
https://support.google.com/youtube/answer/6308757?hl=tr

Tatil Planlamanın Dijital Çağı

İnternet uzun zamandır tatil planlama aracı olarak kullanılıyor; bir süredir akıllı telefon uygulamaları da gittikçe daha da artan alanlarda kolaylık sunuyor. Tatile giderken alınması gerekenleri hatırlatandan tutun da, gidilen yerde koşu grupları bulmak için kullanılana kadar binbir çeşit uygulama karşımıza çıkıyor. Dijitalleşme, dokunduğu her alanı değiştirdiği gibi alışkanlıklarımızı ve yaşayış biçimimizi etkileyerek bize yeni sınırlar ve yepyeni markalar yaratıyor.

Yazın gelişiyle birlikte herkes tatile gideceği o büyülü kaçışın gelmesini iple çekiyor.

İsmi “yaz tatili” olsa da süreç çok önceden başlıyor: Nereye gidileceği, nerede kalınacağı aylar önce tartışılmaya başlanıyor. Bu süreç, her ne kadar heyecanlı da olsa, bazı durumlarda gerçekten çok yorucu olabiliyor. Gidilecek yer, ulaşım, gidince neyle karşılaşacağını bilmemek gibi belirsizlikler çoğu kişinin kafasını kurcalıyor ve bu soruları cevaplamak için de bilgi toplamak, araştırmak yani mesai harcayıp uğraşmak gerekiyor.

Durum böyle olunca da bu sancılı süreç, çoğu zaman tatilin kendisinden çok daha uzun zaman alabiliyor.

İnsanların çektikleri bu dertlere derman olmak niyetiyle ortaya çıkan –hatta sayısı her geçen gün daha da artan- tatil planlamaya yardımcı birçok geleneksel ve inovatif araç mevcut. Kitaplardan gazete eklerine, internet üzerindeki sitelerden akıllı telefon uygulamalarına kadar uzanan birçok platformda tatil planlamayla ilgili envai çeşit bilgiye ulaşmak mümkün olabiliyor.

Tur acentelerinin sunduğu “her şey dahil” hizmetlerin yanı sıra, tatil planlamanın büyük bir çoğunluğu artık internete taşınmış durumda. Artık çoğu site bize hem otel hem uçak rezervasyonuna, hem de gideceğiniz yerde yapılacaklara kadar detaylı cevaplar verebiliyor. TripAdvisor, Booking, Expedia, Kayak, Lonely Planet gibi platformların yanı sıra, New York Times’ın bir yazısına göre artık siteler konularına göre ayrılıyorlar. Örneğin Kayak.com’un bünyesinde olan Priceline, satın alma işlemi sırasında, fiyat tahmini algoritmasıyla bileti o anda almanızı veya beklemenizi tavsiye ederek fark yaratıyor. Expedia’nın alt şirketi Travelocity ise, sitede bulduğunuzdan daha ucuz bir fiyata bilet veya araba kiralama seçeneği bulursanız, aradaki farkı ödemekle kalmıyor, 50$ da üstüne para veriyor. Gidilecek yer hakkında bilgi sahibi olmak için ise Travel & Leisure gibi her soruya ve ihtiyaca cevap veren siteler de mevcut.

İnternet sitelerinin yanında, akıllı telefon uygulamaları pazarı da hızla büyümeye ve çeşitlenmeye devam ediyor. Dünyanın en büyük seyahat uygulamalarından biri olan TripAdvisor’ın 2015’te dünya genelinde 44.000 kişiyle yaptığı bir araştırmaya göre, tatilcilerin %42’si tatillerini planlamanın bir noktasında mutlaka akıllı telefonlarını devreye sokuyor, bu kesim “Connected Traveller” (Bağlı Gezgin) diye adlandırılıyorlar.*

Giderek artan bu akıllı telefon uygulamaları seyahatin farklı süreçlerine hizmet ediyor. Bir kısmı sadece tatilin rezervasyon/ayarlama sürecinde yardımcı olurken, bir kısım uygulama ise tatilin daha eğlence kısımlarına odaklanmış durumda.

Rezervasyon tarafındaki bir uygulama olan Hopper isimli ucuz bilet uygulaması, size ne zaman bilet almanız gerektiğini, nasıl en uygun bileti alabileceğinizi söyleyerek tasarruf yapmanızı sağlıyor. Önceden bakmış olduğunuz bilet fiyatları düştüğünde, size notifikasyon veriyor. weekendia.mearacılığıyla kişi sayısı, nereden yola çıkılacağı ve tarih bilgileri yazılarak en az 150 Euro karşılığında, kişiye özel sürpriz tatil destinasyonu ve otel ayarlanıyor.

Tatile hazırlanma sürecinde yardımcı olmak amacıyla kurulan Packpoint ise gideceğiniz tatilin yerini ve türünü yazdıktan sonra tatilinize uygun bir valiz listesi hazırlıyor. Eşyaları valize koydukça da listenin üzerindeki maddeleri işaretleyebiliyorsunuz.

Son zamanlarda dünyanın her yerinde artan terör olayları sebebiyle ortaya çıkmış bir app olan Geosure ise şehirlerdeki bütün politik, çevresel ve sağlıksal gelişmeleri takip ederek, her bölge için ayrı bir güvenlik derecesi ortaya koyuyor; tatilcilerin en güvenli olacakları şekilde hangi bölgeyi ne zaman, ne amaçla, ne kadar uzun gezebilecekleri hakkında tavsiyelerde bulunuyor.

Bu gibi hayat kolaylaştıran uygulamaların yanında daha keyfe keder uygulamalar da bulunuyor. Mesela RunGo uygulaması, koşmayı sevenler için iyi ve güvenli koşu rotaları çıkarıyor, bu rota üzerinde sesli navigasyon veriyor ve civardaki görülmesi gereken önemli noktalara dikkat çekiyor. EasyJet’in, Barcelona Street Project ile iş birliği yaparak geliştirdiği “akıllı ayakkabılar” ise bir telefon uygulamasıyla senkronize olarak kullanıcıyı gideceği yere yönlendiriyor. Kişi yanlış yere saptığında ve varış noktasına gelindiğinde farklı şekillerde titriyor ve bu sayede turistlerin telefon ekranlarına gömülü olmadan şehirde gezmeleri sağlanıyor.

Peki, dünyada tatil planlama bu kadar ilerlemişken, Türkiye’de neler oluyor? Tatil planlama davranışları ve tutumları nasıl şekilleniyor görmek adına İstanbul’da yaşayan, 18–45 yaş arası ABC1C2 SES grubundan yurt içi ve/veya yurt dışında tatil yapan 120 kişiyle biz de bir araştırma gerçekleştirdik.

Yurt içinde tatil yapanların oranı %98, tatil için yurt dışına gidenlerin oranı ise %8. Görüşmecilerin yarısından fazlası senede 1 kez tatile çıktığını belirtiyor. Yılda 2–3 defa tatile gidenler ise görüşmecilerin %43’ünü oluşturuyor.

Tatil planlarken en çok tatilin bütçesine/maliyetine dikkat ediliyor. Diğer dikkat edilen etkenler ise gidilecek lokasyon, kalınacak yer ve gidilen yerde yapılacak aktiviteler. Tatilde gidilecek yerin denize yakınlığı da sayılan diğer bir karar verici etken olarak karşımıza çıkıyor.

Görüşmecilerin %39’u, tatillerini planlama sürecinde (gidilecek yer, ulaşım, kalınacak yer, gezilecek görülecek yerler, yeme içme noktaları gibi konularda) öncesinde yardım alıyorlar.

Bu yardımlar daha çok tanıdıklardan, arkadaşlardan, tur acentelerinden ve internetten alınıyor. Yardım almayı tercih edenler “tatile bilgi sahibi olarak gitmek”, “tatilin verimli geçmesi” ve “hayal kırıklığına uğramamak için” gibi nedenler ile yardım aldığını belirtiyor.

Görüşmecilerin %34’ü herhangi bir tatilini turizm acenteleri aracılığı ile planlamış. Neden turizm acentelerini tercih ettikleri sorulduğunda “sunulan kampanyalar, “ulaşım, emniyet, daha iyi planlama ve yönlendirme” gibi sebepleri belirtiyorlar. Bir de özellikle yurt dışı tatili için turizm acenteleri tercih edildiği söyleniyor.

Genellikle tatil için gidilecek yerlere tavsiye, bütçe, internette yapılan araştırmalar gibi faktörlerle karar veriliyor. Başka önemli kriterler ise denize yakınlık ve yeşillik bir alan olması. Tatilde kalınacak yerlere karar verirken, yine tanıdıkların tavsiyeleri, bütçe, internetten yapılan araştırmalar ve booking.com gibi sitelerdeki yorumlar etkili oluyor.

10 görüşmeciden 7’si, tatile çıkmadan gidecekleri yer hakkında bilgi topladığını söylüyor. Bu bilgileri en çok internet sitelerinden ve bloglardan toplarken, arkadaş ve tanıdıklardan da yüksek oranda bilgi alınıyor. Kitap gazete gibi basılı yayımlar ve akıllı telefon uygulamaları ise bilgi toplamak için pek tercih edilmeyen yöntemler. Tanıdıklardan bilgi almayı tercih edenler internetteki bilgilerin güvenilmez olduğunu düşünürken, internetten bilgi alanlar ise çok çeşitli bilgi ve yorumun olması ve fikir verebilecek görsellerin olması nedeniyle burayı tercih ediyor.

Tatil planlama ile ilgili yardımcı olan internet sitelerini duyanların oranı %54. Hatırlanan siteler arasında; Tripadvisor, Booking.com, Tatilsepeti, Tatilbudur, Trivago, Expedia ve Anı Tur, Jolly Tur, ETS gibi tur acentelerinin siteleri söyleniyor. Daha önce bu internet sitelerini tatillerini planlamak için kullananların oranı ise görüşmecilerin %46’sını oluşturuyor.

Tatil planlama ile ilgili yardımcı olan akıllı telefon uygulamalarından katılımcıların %40’ı haberdar. Uygulamalarda da yine internet siteleri ile aynı isimler biliniyor. Farklı olarak Grupanya da belirtiliyor. Bu uygulamaları daha önce kullananlar ise duyanların %25’ini oluşturuyor.

Bu tarz tatil planlama ile ilgili yardımcı olan siteler ve uygulamalar hakkında genel olarak olumlu bir görüş hâkim. İnsanlar kendilerini kontrolde hissetmeyi, tatile gidecekleri zaman ne ile karşılaşacaklarını önceden bilmek istiyor. Bu nedenle, artık internette her türlü yorumun, görselin bulunmasını yol gösterici olarak buluyor ve kolaylık olduğunu belirtiyorlar. Hali hazırda sunulan özelliklere ek olarak video özelliğinin ve canlı bağlantıların da gösterilmesini istiyorlar.

Tatile çıkarken gideceği yer veya kalacağı yer ile ilgili değerlendirmeleri okuyup takip edenlerin oranı %67. Görüşmecilerin büyük bir çoğunluğu için bu yapılan yorumlar karar verirken önem taşıyor. Başka söylenen bir sebep ise otelin yüksek puana sahip olmasının müşteri kalitesini de artırıyor olması. Bu puanlamaları ve değerlendirmeleri önemli görmeyenler ise zevklerin kişiden kişiye değişebileceğini ve doğru olamayabileceğini söylüyorlar.

Türkiye’de ve dünyanın geri kalanında internet üzerinden tatil planlama şekli değişkenlik gösteriyor. Seyahat hakkında çok sayıda soru ve ihtiyaca cevap veren uygulamaların olduğu bu zengin dünyanın, bilinme oranı bile Türkiye’de çok düşük görünüyor.

Önümüzdeki günlerde, gittikçe daha fazla alanda kolaylık sunan bu servislerin kullanım oranının artıp artmayacağını merakla takip edeceğiz.

*http://ir.tripadvisor.com/releasedetail.cfm?ReleaseID=919990)

Özel Günler Ekonomisi

Anneler Günü, Babalar Günü, Sevgililer Günü, Öğretmenler Günü gibi özel günler, birçok kişinin hayatında da özel bir yere sahip. Geçtiğimiz haftalarda kutlanan ve belki de tüm bu günler içerisinde nispeten daha özel olarak değerlendirilen Anneler Günü’nün çıkış hikayesi de kendisi kadar anlamlı: 1908 yılında annesini kaybeden Anna Jarvis’in, annesinin hayatını ve yaptıklarını onurlandırmak istemesiyle ortaya çıkan Anneler Günü, 1914 yılında kongre onayıyla ABD’de ulusal bayram haline gelmiş. Genellikle bir hatırayı yad etmek ve/veya unutulmamasını sağlamak gibi daha ulvi niyetlerle ortaya çıkmış olan bu tarz özel günlerin amaçları ve kutlanma biçimleri, markaların ve pazarlamacıların oyuna girmesiyle yıllar içerisinde giderek değişmeye başladı.

Bu özel günler yaklaşırken akıllarda olan en büyük sorunun “ne hediye alsam?” olmasını da markaların bu günleri sahiplenmesinin önemli bir sonucu olarak sayabiliriz. Alıp verilmesi artık bir beklenti haline gelen hediyelerin artık ne kadar önemli olduğunu göz önünde bulundurunca, özel günlerin kendi ekonomilerini yarattığını söyleyebiliriz.

Örneğin, 2016 yılında Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre Anneler günü için yaklaşık 21.4 milyar dolar hediye harcaması yapılmış.[i] 2017’de ise bu harcama daha da artarak 23.6 milyar dolara çıkmış.[ii]

Babalar Günü ise Anneler Günü kadar olmasa da hediye ekonomisi konusunda başı çeken başka bir özel gün. Şu ana kadar en çok harcama yapılan Babalar Günü 14.3 milyar dolar ile 2016 yılıymış ancak rekor sayılan bu meblağ bile Anneler Günü için harcanandan 40% daha azına denk geliyor.[iii] Amerika’da yapılan araştırmada annelere daha fazla hediye alınmasıyla ilgili iki tez öne sürülüyor: ilki annelerle kurulan duygusal bağın babalarinkine kıyasla daha güçlü olması, diğeri ise annelere hediye almak için daha çok seçenek var olması.[iv]

Tüketicilerin harcadığı emeğe ve paralara bakılacak olursa, markalar için bu özel günler adeta kendileri için bir hediye niteliğinde. Bu fırsata istinaden envai çeşit kategoride, her sene büyük indirimler ve çeşitli kampanyalar düzenleniyor. Özellikle son dönemlerde artık indirim ve satış odaklı mesajlarının arasından sıyrılmak isteyen, sadece zihin ve pazar payı değil gönül payı da kazanmak isteyen markalar ise giderek daha duygusal içerikli kampanyalar yapmaya yöneliyor.

Örneğin Pierre Cardin, 2016 yılında Babalar Günü için duygusal bir kampanyaya imza atmış. “Bir Günlük İş” kampanyasıyla, insanların babalarına kendi emekleriyle hediye alabilmesini sağlamış. Bir gün boyunca Pierre Cardin mağazasında çalışan kişilere gün sonunda “Babalar Günü hediyesi” altında gömlek hediye etmiş. Bu kampanyayı asıl özel kılan –özellikle çalışmayanların- babalarına, babalarının parasıyla hediye almasıymış. Kampanya 2016 yılında “Özel Günlerde Başaranlar” kategorisinde Effie Ödülü’ne layık görülmüş ve çok olumlu yorumlar almış.

Özel günlerin bu denli ses getirdiği bir dünyada pazarlamacılar ve reklamcılar, halihazırda var olan özel günlere ek olarak “yeni nesil özel günler” üretmeye başladı. Bu yeni nesil özel günlerden çoğu ürün odaklı “National Ice Tea Day”, “National Donut Day”, “National Chocolate Day”, “National Pancake Day” gibi örnekler. Bu günlerin yaratılmasını, birçok marka farklı kampanya kurguları ile tüketiciye seslenmek için bir iletişim fırsatı olarak değerlendirmeye başladı.

“National Ice Tea” gününde Starbucks içmeye hazır Teavanaçaylarını müşterilerine hediye olarak dağıtırken, “National Pancake” gününde ise ünlü bir pankek markası olan IHOPrestoranlarına gelenlere bedava pankek ikram ediyor. Ancak sadece bedelsiz ürün sunmanın ötesinde, bunu bir de anlamlı bir amaca bağlamak isteyen IHOP, bedava pankek karşılığında misafirlerinden çocuklar adına bağış yapmalarını rica ediyor.

Bu yeni nesil ürün odaklı günlerin arasında en popüler olanlardan biri ise “Kahve Günü”. Her ülkenin kendine belirlediği kahve günü farklı günlere denk gelse de, evrensel tarih 1 Kasım olarak belirlenmiş. Dünyada birçok marka, Dünya Kahve Günü’nü çeşitli etkinlikler, kampanyalar ve ücretsiz kahveler dağıtarak kutluyor. Dunkin Donuts 2010’dan beri gerek yarışmalar düzenleyerek, gerekse birtakım özel kahveleri ikram ederek bu günü tüketicilerin aklına kazımış. Türkiye’de de kutlanmaya başlanan Kahve Günü’nü geçtiğimiz yıl Starbucks, bir kahve alana bir hediye şeklindeki kampanya kurgusuyla kutladı.

Çoğu zaman kulağa gülünç gelebilen bu “yeni nesil özel gün”leri resmi olarak kabul ettirmek sanıldığı kadar kolay değil, çünkü öncelikle uzman bir komitenin onayından geçmesi gereken meşakkatli bir başvuru süreci var. Formları doldurduktan sonra da yüklü bir miktar meblağ ödenmesi gerektiğine dair de bilgiler mevcut.[v] Her yıl 15.000’den fazla başvuru alan bu komite, her sene sadece bu günlerin 25’ini kabul ediliyormuş. Bu kadar fazla talep olması nedeniyle de son yıllarda başvuru sadece reklamcılara ve şirketlere açık hale getirilmiş.[vi]

Biz de Davranış Enstitüsü olarak, bu özel günlerin Türkiye’deki yansımasını, burada nasıl kutlandıklarını ve nasıl bir ekonomi yarattığını görmek için bir araştırma gerçekleştirdik. Araştırmamız İstanbul’da yaşayan, 15–45 yaş arası AB C1 C2 SES grubuna dahil 105 kadın ve erkek ile gerçekleşti.

Araştırmamıza öncelikle geçtiğimiz haftalarda kutladığımız Anneler Günü ile ilgili sorular sorarak başladık. Görüşmecilerin %84’ü Anneler Günü’nü kutladığını belirtti. Bu görüşmeciler arasında kendi annesinin veya başka annelerin Anneler Günü’nü kutlayanların oranı %72 ve Anneler Günü kutlanan annelerin oranı %4. Hem başkasının Anneler Günü’nü kutlayan hem de kendi Anneler Günü kutlananların oranı ise %24.

Anneler Günü’nü kutlayan görüşmecilerin %87’si bu yıl veya daha önceki senelerde annesine/sevdiklerine hediye aldığını belirtti. Anneler Günü kutlanan annelerin büyük bir çoğunluğu daha önce kendilerine hediye alındığını söyledi. Anneler Günü için en çok alınan hediyeler kıyafet, çiçek ve takı iken söylenen diğer hediyeler arasında çikolata, eşarp, parfüm, mutfak ve ev eşyası yer aldı. Anneler Günü alışverişi için çoğunlukla görüşmecilerin aklında belirli bir marka olmadığını gördük. İhtiyaca göre değişebilen, mutlu etmeye yönelik hediyeler alındığı ve daha çok giyim mağazalarından alışveriş yapıldığı belirtildi.

Anneler Günü, Babalar Günü, Sevgililer Günü gibi özel günler hakkında görüşler ikiye ayrılmış durumda: Görüşmecilerin bir yarısı bu günlerin pazarlama için bir araç haline geldiği için gereksiz olduğunu; diğer yarısı ise abartılmadığı sürece güzel, mutluluk verici değerli günler olduğunu ve hatta ekonomiyi canlandırdığı için olumlu değerlendirdiklerini belirtti.

Anneler Günü, Babalar Günü, Sevgililer Günü gibi özel günlerde başkabirine hediye alanların oranı %82. Özel günlerde daha önce başkabirinden hediye alanlar ise görüşmecilerin %80’i. Daha çok yıldönümlerinde, Sevgililer Günü ve doğum günlerinde hediye alındığı belirtilirken, hediye alınan diğer özel günler arasında yılbaşı ve Öğretmenler Günü de söylendi.

Görüşmecilerin %36’sı, markaların özel günde yaptıkları kampanyaları takip ediyor. Bu kampanyalar hakkında düşünceler sorulduğunda “avantajlı olması”, “ürün tanıtımı için özel günlerin iyi bir fırsat olması” gibi olumlu görüşlerin yanı sıra; çoğunluk ise “sık sık mesajların gelmesi”,”satın almaya zorlaması” “uygun fiyatın sadece özel günlerde değil her zaman olması gerektiğini” gibi sebeplerle olumsuz görüşlerini belirtti. Ancak yine de görüşmecilerin %44’ü markaların bu özel günlerde sunduğu kampanyaların kendisini alışveriş yapmaya motive ettiğini söyledi.

Görüşmecilerin %38’i özel günlerde kampanya yapan markaları hatırladığını belirtiyor. Bunlar arasında en çok Gratis, Watsons gibi kozmetik ve bakım mağazaları ile Atasay, Zen ve Altınbaş gibi takıcı ve kuyumcular söyleniyor. Bu markalar dışında akla gelenler arasında Adidas, Puma gibi spor mağazalar, Damat vs gibi takım elbise mağazaları, Zara, Koton, Boyner, LCW gibi giysi mağazaları, Arçelik, Çiçeksepeti ve Hepsiburada bulunuyor.

Anneler, Babalar ve Sevgililer Günü dışında başka bilinen özel günler sorulduğunda verilen cevaplar: Hemşireler Günü, Kadınlar Günü, Öğretmenler Günü, Engelliler Günü, Aşçılar Günü, Avukatlar Günü ve İşçi Bayramı. 🙂

“Yeni nesil” olarak tanımladığımız, daha ilginç sayılabilecek özel günleri duyanlar/bilenler ise görüşmecilerin %27’si. Bu ilginç günler arasında ise: Dünya Su günü, Sokak Köpekleri Günü, Otizm Günü, Bisiklet Günü, Sigarayı Bırakma Günü, Hayvan Hakları Günü, Spor Günü, Nesli Tükenen Hayvanlar Günü gibi örnekler söylendi…

Araştırma sonuçları da gösteriyor ki, görüşmecilerin yarısının gözünde özel günler bir pazarlama aracı olduğu ve ticari hale geldiği için negatif bir algıya sahip olsa da, iş hediye almaya geldiğinde görüşmecilerin çoğu tutumlarını davranışlarına yansıtmıyor ve bu ticari harekete katkıda bulunuyor. Bu özel günlerin dünyada bu denli önemli bir ekonomiye sahip olmasının sonucu olarak ülkemizde de “klasik özel günlerin” yanında, “yeni nesil” özel gün kutlamalarının da zamanla artacak olması olası. Türkiye’de bu konuda markaların yapabileceği daha çok şey bulunuyor, bu fırsat alanının nasıl değerlendirileceğine hep beraber şahit olacağız.

* https://www.fundivo.com/stats/mothers-day-statistics/#
** https://nrf.com/resources/consumer-data/mothers-day
*** https://nrf.com/media/press-releases/fathers-day-spending-reach-record-high-143-billion
**** https://www.thestreet.com/story/14115577/1/why-mother-s-day-beats-father-s-day-for-both-spending-and-deals.html
***** http://time.com/money/2891248/fake-holidays-food-splurge-day-marketing
****** http://paleofuture.gizmodo.com/most-holidays-are-fake-and-heres-why-1720031146

Diyet Mi Light Mı Bilmem Ama, Rejimdeyim Ben Rejimde!

Yaz yaklaşırken en sık konuşulan konulardan biri “yaza hazır” yani fit girmek oluyor. Kelime dağarcığımıza giren “Paleotik”, “Ketojenik”, “Dukan” diyetleri, “greyfurt diyeti” gibi şok diyetlerin yanı sıra, Pazartesi günleri başlayıp devamı gelmeyen diğer diyetler de yazın gelişiyle daha sık duyulmaya başlanıyor. Kilo vermek veya kilo korumak için bazıları belirli listeleri uygulayıp yeme alışkanlıklarını değiştirken, bazıları da yeme alışkanlıklarını çok değiştirmeden halihazırda tükettiği ürünlerin daha az kalorili versiyonlarını yemeye gayret ediyor.

İnsanların diyete oldukça fazla ilgi gösterdiği diyet endüstrisi pazarı da oldukça büyük hacimlere sahip. 2014 verilerine göre sırf Amerika’da diyet endüstrisi 65 milyar dolarlık bir pazar. Diyet endüstrisinin içerisinde kilo verme ve sağlık merkezleri, kilo verme amaçlı ameliyatlar, bilgilendirici kitaplar ile birlikte belki de tüketiciye en çok dokunan kategori olan diyet ürünleri (yemekler ve içecekler) bulunuyor.

Türkiye’de de özellikle son zamanlarda raflarda diyet/light ürünlerin sayısı giderek artıyor. İhtiyaçların ve taleplerin artmasıyla yeni markalar da diyet ürünler çıkartarak pazarı büyütüyor. Bazı markalar ise halihazırda piyasada olan ürünlerinin bir de diyet versiyonlarını çıkartmaya yönelmiş durumda. Artık cips, cola gibi “günahkar” ürünlerden tutun daha masum olan ton balığına, yoğurt, süt, peynire kadar neredeyse her ürünün light’ını bulmak mümkün.

Ara öğünlerde acıktıkça sağlıksız atıştırmalıklar tüketmek ve tatlı krizleri kilo verme veya korumanın önündeki en önemli bariyerler olduğundan bir taraftan, bu ihtiyaçlara yönelik yeni ürünlerin sayısı da artıyor.Atıştırmalık ihtiyacına hızlı ve kolay bir çözüm olan atıştırmalık barlar bunlara örnek sayılabilir. Nestlé Nesfit bu trendden geri kalmayarak granolasını tam tahıllı bar haline getirdi. Üzerinde diyet diye belirtilmese de uzun süre tok tutup içerik olarak diğer atıştırmalıklara göre daha sağlıklı görünen Wasa, Tadımca, m life gibi markalar da kendi atıştırmalık çeşitlerini çıkardı. Sek Quark ise tatlı ihtiyacını karşılamaya soyunan markalardan biri olarak kendisini “iyi tatlı” olarak tanımlıyor.

Son zamanlarda sık duyup görmeye başladığımız başka bir konu da; diyet opsiyonları olan hazır yemek paketleri.Son dönemin popüler sistemlerinden olan hazır yemek paketleri, hem tekil satın alınabiliyor hem de abonelik seçeneği ile direkt kişinin evine veya işyerine teslim edilebiliyor. Rafinera, Mealbox Fit, MİSA Mutfak gibi bu şirketler, kalorisi önceden belirlenmiş yemek menülerini diyetisyenler eşliğinde hazırlıyor. Biraz daha farklı bir konseptle bu işe girmiş olan Fit Kutu ise, ana öğünler yerine ara öğünlere odaklanıyor ve sadece atıştırmalıklardan oluşan paketler hazırlıyor. Bunun yanında her ay müşterilerine beslenme tavsiyeleri, motivasyon kartları ve tarifler gönderiyor. Saf Mutfak markasının altında ise 3–4 çeşit besleyici ve sağlıklı ara öğün Saf Snackbox kutuları ile tüketicilere gönderiliyor.

Yurtdışında da eve/iş yerine gönderilen bu paketli hazır yemek servisleri bolca bulunuyor. Hatta yemek servislerinin yanı sıra marketler de hazır diyet yemeklerini markalayarak tüketicilerle birçok noktada buluşturuyor. Waitrose, Tesco, Marks & Spencer gibi mağazalarda sadece ısıtılarak yenilebilen düşük kalorili hazır yemekler mevcut. Marks and Spencer’ın “Count On Us” adını verdiği marka altında 400 kaloriyi geçmeyecek diyet hazır yemekler bulunuyor. Tesco ise “Light Choices” markası altında, 3% ‘ten az yağ bulunduran ürünleri ve muadillerinden en az 30% daha az yağ bulunduran hazır yemekleri tüketicilerine sunuyor.

Her ne kadar diyet ürünlerin sayısı artsa da, beraberindeki tartışmalar da artıyor: Amerika’da 2016 yılında yapılan bir araştırma tüketicilerin diyet ve diyet ürünleri algısı yavaş yavaş değişmeye başladığını gösteriyor. Araştırma “diyet” teriminin önemini yitirmeye başladığını ve çoğu insanın diyet yapmanın ve diyet ürünlerinin sağlıksız olduğunu düşündüğünü ortaya koyuyor. Artık diyet ürünlerden çok “sağlıklı” ve “doğal” yemeklere doğru bir yönelme olduğu görülüyor.** Diyetisyenler de sık sık bir ürünün light olmasının aslında o ürünün gerçekten düşük kalorili olduğu anlamına gelmediğini söyleyerek, bir ürün diyet olsa da o ürünün ölçüsünün kaçırılmaması gerektiğinin altını çiziyor.

Markalar da algılardaki bu değişimle beraber tüketiciye ulaşabilmek adına artık sadece ürünlerinin diyet özelliklerini ön plana çıkarmak yerine daha bütünsel bir yaklaşım izliyor. Eti Form ve Nestlé Nesfit gibi markalar sadece diyet değil, sağlıklı yaşam ve egzersiz gibi konularda içerik üretiyor.

Sadece markalar değil, bilincin artmasına katkıda bulunmak için bizzat tüketiciler de bu alanda sürekli içerik üretiyor. Sosyal medyada yeni çıkan diyet/light ürünlerin incelemeleri, gerçekten kalorisinin düşük olup olmadığı, hatta tüketilmeli mi tüketilmemeli mi gibi konularda yorumlar yapılıyor. Dolayısıyla Instagram başta olmak üzere sosyal mecralar markalar için çok önemli bir mecra haline gelmiş durumda.

Biz de Türkiye’de şu anda diyet ürünlerin algısını, kilo koruma ve kilo verme ile ilgili beslenme alışkanlıklarını görebilmek adına bir araştırma gerçekleştirdik. Araştırmamız İstanbul’da 18–45 yaş arası AB C1 ve C2 SES grubuna dahil 100 kadın-erkek (%62 kadın) görüşmeciyle gerçekleşti.

Daha önce kilo verme amacı ile yediklerine dikkat edenler görüşmecilerin %56’sı iken, kilo koruma amacıyla yediklerine dikkat edenler ise görüşmecilerin %57’si.

Görüşmecilerin %21’i daha önce belirli bir diyet veya diyet listesi uyguladığını belirtti. Uygulanan diyet türü sorgulandığında genellikle diyetisyen ve doktorların tavsiyesi veya eşliğinde diyetler, protein ağırlıklı beslenme, detokslar ve ekmek/hamur işlerini bırakma gibi aşina olduğumuz diyet yöntemlerinden bahsedildi.

Diyet/light ürünler hakkındaki düşünceleri sorulduğunda görüşmecilerin yarısından fazlası diyet ürünler hakkında olumsuz görüş belirtti; tatsız/tutsuz oldukları, fazla tüketmemek gerektiği, yer yer tehlikeli olabileceği, düzgün beslenilirse ve dikkat edilirse bu tür ürünleri kullanmaya gerek olmadığı yönünde görüşler belirtildi. İçeriklerinde lif ve tahıl gibi yararlı içerikler olması, ara öğün olarak tüketilmesi açısından yararlı olduğu nedeniyle olumlu görüş belirten görüşmeciler de vardı.

Daha önce diyet/light ürün tüketenler görüşmecilerin %37si. Tüketilen ürünler oldukça geniş bir yelpaze çiziyor; süt yoğurt, peynir gibi süt ürünleri, bisküvi (yulaflı, kepekli), mısır patlağı, yulaflı barlar, galeta gibi atıştırmalıklar, mısır gevreği ve yulaf ezmesi diyet ürünlerin vazgeçilmezleri gibi görünürken, bunların yanında diyet kola, yağsız et ve dondurma sayılanlardan ürünlerden bazıları. Görüşmecilerin %11’i yeni çıkan diyet/light ürünleri denediklerini söyledi.

10 görüşmecinin 6’sının aklına diyet/light ürün üreten markalar gelmiş; Nestlé, Ülker, Eti, Sütaş, Pınar en çok söylenenler. Herbalife, Uno, Sek, Activiaise diğer söylenen markalar.

Ara öğünlerde kilo korumaya veya kilo vermeye yönelik diyet/light atıştırmalıkları görüşmecilerin %27si tüketiyor veya daha önce tüketmiş. Tüketilen atıştırmalıklar arasında özellikle marka belirtilerek Eti Form ve Nestlé Nesfit ürünleri söylendi. Bunlar dışında bisküvi, yoğurt, kuruyemiş, meyve ve mısır gevreği atıştırmalık olarak tüketilen diğer ürünlerden bazıları.

Kilo vermeye veya korumaya yönelik içecek tüketenler görüşmecilerin %19’u. Su da buna dahil olmak üzere soda, tarçın, limon, zencefil, elma gibi içerikleri olan karışımlar, yeşil çay, Cola Zero, Doğadan Form çaylar söylenenler arasında.

Kilo koruma veya kilo vermeye yönelik bilgiler alıp/takip ettikleri platfomlar bulunanlar görüşmecilerin %18’i. Bu platformlar detaylandırıldığında verilen cevaplar; diyetisyenler (özellikle Canan Karatay), TV, instagram, facebook, twitter öne çıkıyor.

Bu doğrultuda içerik paylaşan yaşam blogları, forumları ve sosyal medya hesapları ile ilgili görüşler ikiye bölünmüş durumda. Görüşmecilerin bir yarısı bu platformları olumsuz değerlendiriyor. Bunun sebepleri arasında sosyal medyanın güvenilir bulunmaması, verilen bilgilerin yanlış yönlendirebileceği sayılırken bir diğer yarısı ise olumlu görüş belirtiyor. Olumlu görüşlerin arasında da yararlanmak isteyenler için mantıklı olmaları, video bilgilendirmelerinin güzel olması, yemek tariflerinin ve egzersiz konusunda bilgilerin yardımcı olduğu söylendi.

Diyet yapmaya, kilo korumaya yardımcı olma amacıyla hazır yemek paketleri hazırlayıp gönderen sistemler anlatılıp sorgulandığında görüşmecilerin %44’ü bu oluşumlardan haberdar olduğunu belirtti. Genelde markalar hatırlanmasa da hatırlananlar: Mealbox, Rafinera ve Fit kutu.

Bu oluşumlar ile ilgili düşünceler sorgulandığında yine iki farklı kutupla karşılaştık. Olumsuz görüşler daha fazla olmak üzere bunun sebepleri arasında dışarıdan hazır alınan yemekleri yemeyi tercih etmemek, pahalı olmaları ve ev yemeklerinin tercih edilmesi söylendi. Olumlu görüş belirtenlerin sebepleri ise pratik olması, özellikle çalışanlar için yararlı olması.

Bu oluşumları kullanmamış veya kullanmayı düşünmeyenlere, (yani görüşmecilerin %90’ına) neden kullanmayacakları sorulduğunda: ihtiyaç olmaması, pahalı olmaları gibi sebepler belirtilirken, en fazla belirtilen sebep bu ürünlerin doğal, sağlıklı olarak algılanmaması ve görüşmecilerin kendilerinin evde yaptıkları doğal sağlıklı yemekleri tercih etmeleri.

Araştırma sonuçlarına baktığımız zaman, Türkiye’deki diyet ve diyet ürünleri algısının Amerika’da yapılan araştırma çıktılarıyla paralel olduğunu söylemek mümkün. Diyet ve diyet ürünler hakkında genellikle sağlıksız oldukları ve doğal olmadıkları yönünde bir görüş hakim olsa da diyet ürünler rafların en popüler ürünlerinden ve kilosuna dikkat eden büyük bir çoğunluk tarafından tüketiliyor.
Tutumlarla ve davranışların birbirini pek tutmadığını gördüğümüz bu kategorinin sezonsallıktan çıkıp yılın tümüne doğru yayılmaya başladığını görür gibiyiz…

*https://www.sec.gov/Archives/edgar/data/910329/000114420414038425/v381746_ex99-1.htm

**http://www.npr.org/sections/thesalt/2016/01/20/462691546/as-diet-foods-tank-confusing-health-labels-replace-them

İkinci El Alışverişinde Ana Motivasyonumuz: “Tamamen Duygusal”

İkinci el eşya alışverişinin tarihi muhtemelen çok daha önceye dayansa da ikinci el kıyafet alışverişinin bilinen tarihi 1300’lere dek uzanıyor: o dönemlerde pahalı giysilere gücü yetmeyen ama bir yandan da şık giyinmek isteyenlerin kullandığı bir yöntem olarak ortaya çıkmış. Günümüzde ise ikinci el alışverişin yaygınlaştığını ve dolayısıyla gün geçtikçe büyüyen bir pazar haline geldiğini görüyoruz. Amerika’da ve Avrupa’da son yıllarda çıkan sürdürülebilirlik ve sadelik trendlerine de dokunan ikinci el piyasasının, thredUP’ın yayınladığı rapora göre, 2025 yılında 25 milyar dolar olması bekleniyor.*

İkinci el eşya denildiğinde, geniş kapsamlı bir ürün skalası ve satış mecrası akla geliyor. Her türlü ürünün satıldığı, büyük perakende mağazaları gibi çalışan EbayGittigidiyor gibi internet siteleri, tek bir amaç veya ürün skalasına odaklanan butik siteler ya da belli semtlerde yer alan eskici ve antikacıları da bu başlık altında saymamız mümkün.

Online alışverişin gelişmesiyle beraber kullanılmış eşyaları alıp satmak için online platformlar da paralel bir şekilde büyümekte: Türkiye pazarına yeni giriş yapmış olan letgo, kullanılmış eşyaların satılabildiği bir mobil uygulama. “Atsan atılmaz, satsan satılır” sloganı ile kendini tanıtan ve yarattığı platform sayesinde satış sürecini oldukça kolaylaştıran letgo, bilgisayardan mobile geçişin arttığı bu zamanlarda farklı arayüzü ile de öne çıkıyor.

Her türlü ürünün ikinci elini barındıran siteler dışında çoğunlukla ikinci el kıyafet alışverişine odaklanan Gardrops, Ortakdolap, Modacruz gibi internet siteleri de mevcut.

İşin tüketici tarafına baktığımızda, ikinci el alışveriş yaparken farklı motivasyonlara sahip tüketiciler görüyoruz. Fazlalık yapan eşyalarını elden çıkararak gelir elde etmek gibi ekonomik nedenlerin yanında, duygusal nedenler ile de bu alana yönelenler mevcut.

Marie Kondo’nun kitabı Hayatı Sadeleştirmek için, Derle, Topla, Rahatla ile iyica artan minimalizm trendi daha az eşya ile daha mutlu bir hayat felsefesini savunuyor. Forbes dergisinin yazdığına göre bu hareket insanları daha küçük evlere taşınmaya, eşyalarını ve kıyafetlerini azaltmaya yönlendirmiş. Marie Kondo kitabında mutluluk uyandırmayan eşyalarınızdan kurtulmanız gerektiğini ve sadece anlamı olan, duygusal bağ olan eşyaları tutmanız gerektiğini savunuyor. Haliyle de bu trend eldekileri çıkarmaya ve bağış yapmaya da motive ediyor.

Elindeki fazlalığı bağış yapmak isteyenler için bir çok alanda farklı seçenek mevcut: Belediyelerin koyduğu eşya kumbaraları ya da Eşyapaylaş.com, freecycle.com gibi satış yapılmayan ve sadece bağış üzerine kurulmuş online platformlar, eşyalarını vermek isteyenler ile almak isteyenleri buluşturuyor.

İkinci el ürün satın alma tarafında ise yine iki taraflı bir durum söz konusu.

Otomobil, telefon ve elektronik eşya gibi sektörlerde ikinci el alışverişin en temel motivasyonu ekonomik nedenler üzerine kuruluyor. Bu sektörlerin ikinci el piyasası içinde büyümesinde, kullanılmış ürünler ile yeni ürünler arasındaki fiyat farkı çok önemli bir etken. Greendust adlı bir ikinci el alışveriş platformunun kurucusu Hitendra Chaturvedi, satılan her yeni 100 araç için 120 tane ikinci el araç satıldığını belirtiyor.** Bu potansiyeli gören şirketler ise bu alanda genişlemeyi ve büyümeyi öncelik haline getirmiş durumdalar.

Ekonomik sebeplerle 2. el ürün satın alanlar kadar bunu duygusal sebeplerle yapan bir kesim tüketici de mevcut. Özel bir ürün bulma, tarihi özelliği olan, hikayesi olan bir ürüne sahip olma isteği ve bu ürünleri ararken yaşanan deneyim de kişilerin duygusal motivasyonları arasında. Vintage ve antika ürünler satan dükkanlar içerisinden alışveriş yapma deneyimini hazine avına çıkmaya ya da tarih içinde yolculuk yapmaya benzeten tüketiciler var. Aynı zamanda kaliteli, popüler markaları ulaşılabilir fiyatlara bulma olasılığı ve karışık bir mağazadan ya da internet sitesinden farklı bir parça bulmanın verdiği keyif de, ikinci el eşya alımında hem ekonomik hem de duygusal nedenleri bir arada yaşatıyor.

Biz de ikinci el alım satımı ile ilgili Türk tüketicilerin neler düşündüğünü ve motivasyonlarını görebilmek adına bir araştırma gerçekleştirdik. Araştırmamız İstanbul’da kadın-erkek, 18–45, ABC1C2 sosyoekonomik grupta bulunan 100 görüşmeciyle gerçekleşti.

Eşyaların ikinci el olarak satışa çıkarılması konusunda ne düşündükleri sorulduğunda görüşmecilerin bir kısmı “geri dönüşüm açısından iyi olduğunu”, “eşyalar kaliteli durumdaysa iyi bir şey olduğunu” ve “ekonomik açıdan mantıklı olduğunu” söyledi. Bir kısım görüşmeci için ise eşyaları ikinci el satışa çıkarmak gelir kaynağı düşüklere yönelik bir durum (“Özellikle öğrenciler için mantıklı”, “ihtiyaç duyanlar için iyi bir şey”) gibi algılanıyor. İkinci el eşya satmaya olumsuz yaklaşan görüşmeci sayısı ile oldukça az.

Görüşmecilerin %63’ü herhangi bir ikinci el eşya satma ve satın alma platformunu bildiğini söyledi. Belirtilen platformlar daha çok online platformlar olmak üzere; letgosahibinden.comgittigidiyor.com, facebook ikinci el grupları, esnaflar ve spotçular.

Daha önce herhangi bir ürünü ikinci el satışa çıkaranlar görüşmecilerin %44’ü. Bunun için de çoğunlukla internet üzerindeki platformlar tercih edilmiş (facebook, sahibinden, letgo). İkinci el satışa çıkarmayı spotçular, tanıdık yoluyla veya yüzyüze yapanlar az sayıda da olsa mevcut.

Daha önce 2. el satışa çıkarılan ürünler sorulduğunda gelen cevaplar ağırlıklı olarak elektronik, beyaz eşya ve ev eşyasıyken bunlar dışında “karavan”, “jeneratör”, “araba”, “arsa”, “bebek eşyaları” gibi cevaplar söylendi.

Eşyaları ikinci el satışa çıkarma motivasyonları 3 ana başlık altında toplanmış “model yükseltmek/değiştirmek/yenilemek”, “ihtiyaç olmaması” ve “paraya ihtiyaç duyulması”.

2. el satışa çıkarılan/çıkarılması tercih edilen ürünler para etmeleri, eskileri tutmanın anlamı olmadığı, stok yapılamayan ürünler yani daha çok elektronik eşyalar (bilgisayar, televizyon, telefon), mobilya, beyaz eşya ve araba gibi eşyalar. Bunun dışında kısa süreli kullanılan ürünlerin (bebek eşyaları) de ikinci el satışa çıkarılması tercih ediliyor. Kişisel eşyaların ise ikinci el satışa çıkarılmasının sağlıklı olmadığını düşünen görüşmeciler var.

Belediyelerin, sosyal yardım kuruluşlarının aracı olduğu ikinci el eşyaları bağışlamaya yönelik yardım kampanyalarını görüşmecilerin %42si duyduğunu belirtti. “Kumbara kampanyası”, “geri dönüşüm kutuları”, “depremde yardım toplama” “oyuncak, eski eşya, kıyafet ve kitap toplama” duyulan ve bilinen kampanyalardan bazıları.

Görüşmecilerden %43’ü daha önce ikinci el eşya satın aldığını belirtmiş. İkinci el eşya alımı ile ilgili düşünceleri sorulduğunda “israfı önlemesi nedeniyle iyi bir şey”, “eşyanın durumu iyiyse alınabilir” cevapları gelirken bir yandan da tıpkı ikinci el eşya satımında olduğu gibi ikinci el alımı da ekonomik yetersizliğe bağlayan görüşmeciler oldu. (“Bütçe yetmediği durumlarda olabilir”, “ihtiyaç varsa olabilir”). İkinci el alımı tercih etmeyenler, araç dışında ikinci el almayı düşünmeyenler, bunun yanında bir de ikinci el eşya satın almaya güvenmeyenler de var.

İkinci el eşya satın almak için kullanılan platformlar çoğunlukla online platformlar (letgo, sahibinden.com). Dükkanların kendilerinden, ikinci el kıyafetçilerden, spotçulardan da az sayıda da olsa bahsedildi.

Daha önce satın alınan ikinci el eşyalar arasında “telefon”, “fotoğraf makinesi” gibi elektronik eşyalar, “ev eşyası”, “beyaz eşyalar”, “araba parçaları”, “plak”, “kıyafet”, “takı”, “fotoğraf makinesi”, “saat” belirtildi.

Bu eşyaları neden ikinci el almayı tercih ettikleri sorulduğunda çoğunlukla elektronik eşyalar için “0’ının pahalı olması”, beyaz eşya ve mobilyaların “geçici süre kullanılacağı sebebiyle” veya “bekar olunduğu için 0 almak istememeleri”, kıyafetlerin ise “eski olmasının hoşa gitmesi sebebiyle” tercih edildiği belirtildi.

İkinci el eşya satın almak için daha çok online platformlar tercih edilirken, ikinci el satmadan farklı olarak güven duygusu devreye girdiğinden ve görerek almanın önemi arttığından, mağazalar da ikinci el eşya satın almak için tercih edilmekte.

İkinci el alımı tercih edilen ürünler “ucuz olduğundan” ve “temiz olduğundan” elektronik eşyalar. Küçük eşyaları ikinci el almanın gereksiz olduğunu düşünenler ise araba, ev eşyaları gibi ürünleri ikinci el almayı tercih ediyor. Antika ürünler, bebek eşyaları da ikinci el alımı tercih edilen diğer ürünler (“antika eşyalar tarihi ve zamanı geçtikçe değer kazanıyor, güzelleşiyor.) Genel olarak baktığımızda daha çok kişisel olmayan, kıyafet dışı ürünler tercih ediliyor.

Görüşmecilerin %6’sı ikinci el kıyafet dükkanlarından alışveriş yaptığını belirtti. Gömlek pantolon çanta, takı, gözlük, elbise çoğunlukla alınması tercih edilen kıyafetler. Görüşmecilerin %8’i ise daha önce antika eşya aldığını söyledi. “Kapalı çarşı”, “letgo”, “Feriköy antika pazarı” antika alınan yerlerden bazıları. “Sanatsal değerinin olması” “tasarımların eskimemesi ve trendlerden bağımsız olması” “koleksiyon yapma amaçlı” olması antika ürün alma motivasyonları arasında belirtildi.

Araştırma sonuçlarına baktığımızda Türk tüketicilerin de ikinci el alışverişine ekonomik ve duygusal olarak baktıklarını görebiliyoruz. Teknolojinin gelişmesi ve ikinci el alım satım işlerini kolaylaştıran uygulamaların da ortaya çıkmasıyla tüketici davranışlarının şimdiden değiştiğini gözlemliyor ve nasıl devam edeceğini merakla bekliyoruz.
Bu değişim sürecinde ikinci el pazarında, sadece ekonomik motivasyonları değil, duygusal ihtiyaçları da karşılayacak markaların kategoride fark yaratacağını öngörüyoruz.

*https://www.thredup.com/resale

**http://economictimes.indiatimes.com/industry/services/retail/rise-of-used-goods-markets-why-e-commerce-companies-like-olx-ebay-are-chasing-second-hand-goods/articleshow/49488856.cms