Privacy Policy

Privacy Policy

Futuresight built the Futuresight app as a Free app. This SERVICE is provided by Futuresight at no cost and is intended for use as is.

This page is used to inform visitors regarding my policies with the collection, use, and disclosure of Personal Information if anyone decided to use my Service.

If you choose to use my Service, then you agree to the collection and use of information in relation to this policy. The Personal Information that I collect is used for providing and improving the Service. I will not use or share your information with anyone except as described in this Privacy Policy.

The terms used in this Privacy Policy have the same meanings as in our Terms and Conditions, which is accessible at Futuresight unless otherwise defined in this Privacy Policy.

Information Collection and Use

For a better experience, while using our Service, I may require you to provide us with certain personally identifiable information, including but not limited to android.permission.RECORD_AUDIO,android.permission.READ_PHONE_STATE.. The information that I request will be retained on your device and is not collected by me in any way.

The app does use third party services that may collect information used to identify you.

Link to privacy policy of third party service providers used by the app

Log Data

I want to inform you that whenever you use my Service, in a case of an error in the app I collect data and information (through third party products) on your phone called Log Data. This Log Data may include information such as your device Internet Protocol (“IP”) address, device name, operating system version, the configuration of the app when utilizing my Service, the time and date of your use of the Service, and other statistics.

Cookies

Cookies are files with a small amount of data that are commonly used as anonymous unique identifiers. These are sent to your browser from the websites that you visit and are stored on your device’s internal memory.

This Service does not use these “cookies” explicitly. However, the app may use third party code and libraries that use “cookies” to collect information and improve their services. You have the option to either accept or refuse these cookies and know when a cookie is being sent to your device. If you choose to refuse our cookies, you may not be able to use some portions of this Service.

Service Providers

I may employ third-party companies and individuals due to the following reasons:

  • To facilitate our Service;
  • To provide the Service on our behalf;
  • To perform Service-related services; or
  • To assist us in analyzing how our Service is used.

I want to inform users of this Service that these third parties have access to your Personal Information. The reason is to perform the tasks assigned to them on our behalf. However, they are obligated not to disclose or use the information for any other purpose.

Security

I value your trust in providing us your Personal Information, thus we are striving to use commercially acceptable means of protecting it. But remember that no method of transmission over the internet, or method of electronic storage is 100% secure and reliable, and I cannot guarantee its absolute security.

Links to Other Sites

This Service may contain links to other sites. If you click on a third-party link, you will be directed to that site. Note that these external sites are not operated by me. Therefore, I strongly advise you to review the Privacy Policy of these websites. I have no control over and assume no responsibility for the content, privacy policies, or practices of any third-party sites or services.

Children’s Privacy

These Services do not address anyone under the age of 13. I do not knowingly collect personally identifiable information from children under 13. In the case I discover that a child under 13 has provided me with personal information, I immediately delete this from our servers. If you are a parent or guardian and you are aware that your child has provided us with personal information, please contact me so that I will be able to do necessary actions.

Changes to This Privacy Policy

I may update our Privacy Policy from time to time. Thus, you are advised to review this page periodically for any changes. I will notify you of any changes by posting the new Privacy Policy on this page. These changes are effective immediately after they are posted on this page.

Contact Us

If you have any questions or suggestions about my Privacy Policy, do not hesitate to contact me.

K-POP’U ANLAMAK: K-Pop nedir? Nasıl ortaya çıktı? Neden bu kadar tuttu?

Son günlerde kültürel açıdan çok boyutlu bir Güney Kore kuşatması altındayız. Bir süredir TRT’nin gündüz kuşağını K-Drama’lar yani Kore dizileri işgal etmiş durumdaydı, ardından hayatımıza yüksek vaatli Kore kozmetikleri girdi fakat ülkemizde en çok etki yaratan Kore fenomeni kesinlikle K-Popdenilen müzik türü oldu. Ülkemizi bir bir ziyaret eden Koreli müzik grupları, ilçe belediyelerinin bile düzenler hale geldiği K-Pop etkinlikleri ve İngilizce muadillerinden daha çok rağbet gören Korece kurslarıyla mahallesinde sakin sakin oturan vatandaş bile bu durumdan kaçamaz hale geldi diyebiliriz.

En popüler K-Pop grupları arasında birinci sırada yer alan BTS, 7 genç erkekten oluşuyor.

Bu durum sırf bize özgü değil elbette: 2017 yılında pop müzik dinleyicileri, ABD radyolarında en çok çalınan 200 şarkıdan oluşan Billboard 200 listesinde Top 10’da Justin Bieber, Ariana Grande, Taylor Swift gibi isimlerin yanında ilk kez bir Kore grubunu yani BTS’i gördüler. İş bununla da kalmadı: 2011’den beri Billboard Müzik Ödülleri’nde Halkın Seçimi ödülünü ara vermeden her yıl evine götüren Justin Bieber, 2017 ve 2018’de ödülü BTS’e kaptırıp eli boş döndü.

Bu inkâr edilemez popülaritesine rağmen K-Pop, belli bir yaşın üzerindekilerin genellikle akıl sır erdiremediği bir mevzu. “Neymiş ki bu K-Pop?” diye Google’a koşulduğunda ilk bakışta görülen şu oluyor: tornadan geçirilip 4’lü, 5’li, 6’lı gruplar halinde piyasaya sürülmüş hepsi bir örnek, ay yüzlü, seksapelsiz hatta androjen Koreli gençler; yer yer İngilizce soslu da olsa ağırlıklı olarak Korece optimist ve nispeten derinliksiz sözler; standart bir pop altyapısına yer yer eklenmiş hiphop, RnB ve rock karmasından oluşan müzikler ve bu müziğin eşlik ettiği dev bütçeli, görsel bir mükemmeliyetçiliği yansıtan etkileyici (ama suya sabuna dokunmayan) klipler… Bir şeyi farketmeden yapamıyoruz, bu çocuklar bir ödül törenine biftekten bir elbiseyle katılan Lady Gaga’ya, paparazzilere aldırmadan denize çıplak giren Justin Bieber’a veya bahçedeki jakuzide çeşitli skandallara imza atan Rihanna’ya hiç benzemiyorlar!

Peki bu enteresan ve steril yerel akımı dünya çapında multi milyar dolarlık bir meta haline getiren ışık nedir acaba? Biz de bu merakla önce K-Pop nedir, ne değildir araştırdık; sonra da “içerdeyim amirim” diyerek Türkiye ve dünyadaki K-Pop hayran dünyasının içine girdik, forumlardan, sosyal medyadan ve sokaktan izlenimlerimizi derledik.

“KORECE POP”TAN DAHA FAZLASI

1992–96 yılları arasında faaliyet gösteren Seo Taiji & Boys, K-Pop türünün kurucusu olarak görülüyor.

K-Pop’un hikayesi, üç genç adamdan oluşan Seo Taiji & Boys adlı grubun 1992 yılında Kore müzik piyasasını sallamasıyla başlıyor. Kore Savaşı ve 1990’ların ortaları arasında geçen dönemde, zaten tutucu bir kültüre sahip olan Güney Kore’ye Kuzeyli kardeşleri kadar olmasa da gayet otoriter bir yönetim anlayışı hâkim, doğal olarak bu sanat dünyasına da yansıyor.
İşte tam bu noktada sahneye 90’larda esmeye başlayan politik ve kültürel değişim rüzgarlarını iyi okuyan Seo Taiji & Boys giriyor. Harika dans eden, kayak eldiveni bile taksa anında moda haline getiren ve gençlerin günlük hayatlarına odaklanan bireyci şarkılarıyla dinleyicileri büyüleyen grup, ülkede yaşanan kültürel kırılmanın sembolü oluyor ve hala bir mihenk taşı kabul ediliyor. Başta bu “havalı çocuklar”dan haz etmese de kısa süre içinde bu yeni müzik tarzının global piyasada satılabilir bir kültürel ürün olduğunu fark eden Güney Kore devleti, ayrıca bu ürünü ülkenin imajını değiştirme projesinin de amiral gemisi yapmaya karar veriyor. Devlet desteğini de arkasına aldıktan sonra K-Pop fenomeni önü alınamaz bir hale geliyor[i].

Şu sıralar “retro ve şirin kızlar” dönemini yaşayan Red Velvet, kız grupları arasında en büyük oyunculardan.

K-Pop, Çin, Japonya, Endonezya ve Tayland gibi büyük bölge ülkelerinin müzik piyasalarında uzun süredir tartışmasız ağırlığını hissettirirken, Ortadoğu’yu da ele geçirmekte gecikmediğini görüyoruz. Örneğin, K-Pop sevgisi İsrailli ve Filistinli gençler arasında birleştirici bir güç olmuş durumda[ii].
Güney Amerika ülkeleri ise K-Pop konser biletlerinin satışa çıktığı an tükendiği, K-Pop gruplarının yerel sanatçılarla düetler yapmaya can attığı bir bölge. Batı-dışı dünyada gücü daha fazla hissedilse de, kültürel ve etnografik açıdan giderek daha heterojen bir yapı kazanan Amerika Birleşik Devletleri ve diğer Batı ülkelerinin de bu tarza kayıtsız kaldığını söyleyemeyiz, ki K-Pop gruplarının Amerika ve Fransa turnelerinde tabir-i caizse The Beatles gibi karşılanmaları ve yerel listelerde Kore gruplarıyla sık sık karşılaşır hale gelinmesi bunu net bir şekilde ortaya koyuyor.

PLAK ŞİRKETLERİ İMPARATORLUĞU

Piyasanın işleyişiyle ilgili öğrendiğimiz ilk ve en önemli şey şu oldu: K-Pop’a dair hiçbir şey organik değil. Tamamen plak şirketleri kontrolünde bir dünyadan söz edebiliriz: seçmeler yoluyla çocuk yaşlarında keşfedilen gençler, “köle kontratı” adı verilen katı sözleşmelerle şirkete bağlandıktan sonra günde 18 saati bulan ses, dans, oyunculuk ve hitabet eğitimlerinden geçtikleri, birkaç yıl süren bir çaylaklık dönemine giriyorlar. Yeterince piştiklerine kanaat getirildiğinde, belli bir formülasyona göre üye sayıları 4’ten sonsuza uzanan gruplar halinde bir araya getirilip piyasaya sunuluyor ve böylece “idol” sıfatını almaya hak kazanıyorlar[iii].

Bizde “ağır” ünlülerin en azından yüzünü eskitmeme amaçlı olarak biraz saklandığını görürüz. Kore’nin eğlence sektörü ise bunun aksine izleyicilerine en ünlü yıldızlara dair 7/24 bir materyal bombardımanı servis ediyor. Popülarite anlamında ilk 5’te yer alan grupların üyelerinin bile sıklıkla ekip halinde reality show’lara katıldığını, neredeyse bütün hayatlarının web sitelerinden yayınlandığını görüyoruz.
Yüzünü eskitme sorunu ise, grubun birkaç ay gözlerden uzak kalarak hem giyim, hem de müzik tarzını kökten değiştirdiği dramatik “comeback”lerle çözülüyor. Comeback (geri dönüş) denilen bu kökten değişim dönemi sonrası, örneğin “şeker kızlar” konseptli bir grubun üyeleri, diken diken saçları, piercing’leri ve simsiyah boyanmış gözleriyle sert birer punk rock prensesine dönüşebiliyorlar. Hafif ciddiyetsiz ve espirili tavırlarıyla bilinen K-Pop idolleri, yaşadıkları comeback’le hipster kıyafetlerini bırakıp, jilet gibi takım elbiseleri çektikten sonra şarkılarına caz tınıları ekliyorlar. Grupların comeback takvimleri önceden açıklanıyor, böylece hayranlara heyecanla bekleyecekleri bir konu verilmiş oluyor.

(AŞILABİLİR) BARİYERLER

NU’EST üyelerinin Maraş dondurmasıyla imtihanı gözleri yaşartıyor.

K-Pop hakkında yeterince bilgi sahibi olduğumuza kanaat getirince hayran dünyasına dalış yaptık. Türkiye’de K-Pop’un ergenlik öncesinden erken 20’lere uzanan bir yaş profilinde, ağırlıklı olarak genç kızlardan oluşan bir hayran profili var (yapılan akademik çalışmalardan gördüğümüz kadarıyla bu durum diğer ülkelerde de pek farklı değil). Ayrıca aralarında her kesimden genç olsa da muhafazakâr ailelerin kızlarının sayısal olarak ağırlığını hissettirdiğini gördük.

Bir sürü forum ve sosyal medya grubunda karşımıza ilk etapta “Hangi Fandom’dansın?” “Bias’ın kim?” “Oppacı mısın?” gibi başta asla anlayamadığımız sorular çıktı. K-Pop hayran camiasında her cümlede kullanılan bir bölümü İngilizce, bir bölümü Korece olmak üzere sonsuz terim mevcut: “bias”, “oppa”, “noona”, “dongseang”, “bagel girl”, “sunbae”, “shipper”, “hallyu”
Ayrıca grupların hayran gruplarının yani “fandom”ların adları grupların kendi adlarından farklı, dolayısıyla bu camiada giriş seviyesinde basit bir diyalog gerçekleştirmek bile epey aşinalık gerektiriyor. Anlayacağınız, anadillerindeki veya İngilizce popüler kültür alanlarıyla kıyaslandığında, K-Pop’ta müziğin Korece olması ve kullanılan sonsuz sayıdaki terim sebebiyle anne-baba ve diğer otorite figürlerinin kültürel bariyerleri aşıp, gençlerin kendilerine belirledikleri bu alana izinsiz girmesi çok daha zor[iv].

Türkiye, dışarı açılmak isteyen K-Pop grupları için ümit vaat eden piyasalardan biri.

Fakat K-Pop’un bu konuya merak salmış bir genç için tamamen anlaşılmaz, içine girilemez bir dünya olduğu da söylenemez: memleket dışındaki ağız sulandıran pazarı görmezden gelmeyen Kore müzik endüstrisi, her şarkıya birkaç kelime de olsa İngilizce sözler serpiştirerek Kore-dışı tüketicinin ağzına bir parmak bal çalıyor. Grupların isimleri bile İngilizce, veya en azından Latin Alfabesi kullanılan kısaltmalardan oluşuyor: BTS, Red Velvet, EXO, Big Bang, Black Pink, Seventeen, H.O.T., Twice, Got7… Bunun yanında, Korece bilgisinden yararlanıp çeviri içerik sağlayarak tık sayısından kazanan girişimciler sayesinde, K-Pop’a dair İngilizce ve hatta Türkçe materyal de Korece’sinin yayınlanmasından sonra neredeyse anında üretiliyor.
Dahası, K-Pop siber âleminde geçirdiğimiz zaman sırasında terminolojiyi birkaç günde çözdüğümüzü, hatta Seul’a düşsek aç kalmayacak kadar Korece öğrendiğimizi biraz sevinerek, biraz da korkarak fark ettik. Üstelik harcanması gereken bu çaba kendini özel hissettirip ve neredeyse gizli bir alt kültüre ait olduğunu düşündürüyor, bu da K-Pop’u gençler için çok daha çekici kılıyor[v].

ÖRTÜLÜ CİNSELLİK VE GÜVENLİ BİR İSYAN

Çıkışını 2016’da yapan “MIXX”, 5 üyeden oluşuyor.

Bilirsiniz, televizyonda isterseniz Sevimli Hayalet Casper izliyor olun, anne baba içeri girdiği anda sihirli bir şekilde ekranda mutlaka uygunsuz sahne belirir. İşte Koreli dostlarımızın bu nahoş durumu asla yaşatmayacaklarına söz verebiliriz. K-Pop’un cinsellikten -en azından görünürde- arındırılmış, son derece temiz bir çehresi var. Şarkı sözlerinden kliplerdeki danslara, idol’lerin çocuksu makyajlarına kadar her öğesi seksapelden arındırılmış bir dünya var önümüzde. İş bununla da kalmıyor: imzaladıkları ağır “köle kontratları” sebebiyle idol’lerin birçoğunun sevgililerinin olması yasak (veya en azından gözler önünde bir ilişkileri olamıyor), adları herhangi bir skandalın imasına bile karışsa şirket tarafından ipleri çekiliyor. Aşk hayatının görünmezliği, özellikle kız ve erkek K-Pop gruplarının üyeleri arasında geniş spektrumlu dedikodulara, birbirine yakıştırılmalara yol açıyor. Meşhur lafı hepimiz biliyoruz, cinsellik satar. Ama unutmayalım ki cinsel gerilim daha da çok satar. Ailesi izin vermediği için veya çevre baskısı sebebiyle erkek arkadaşa sahip olamayan veya saklamak zorunda kalan genç kızlar için bu son derece özdeşleşilebilir bir durum yaratıyor; bunun da özellikle Türkiye ve diğer Batı-dışı kültürler için ne kadar kritik olduğunu herhalde anlatmamıza gerek yoktur. Bu durumu fark edince hayran kitlesindeki muhafazakâr ağırlık anlam kazanıyor.

K-Pop dünyasının en temel ayrımlarından birinin “oppacılar” ve “shipper’lar” diye bilinen iki grup arasında olduğunu da belirtelim. İlk grup hayran oldukları K-Pop idolleriyle sevgili olmayı hayal eden; -adı İngilizce ilişki anlamına gelen “relationship”ten türetilmiş- ikinci grup ise çeşitli K-Pop idol’lerini birbirine yakıştırıp ilişki yaşamalarını uman, araya kendini hiç karıştırmayanlara deniyor.

K-POP NEDEN BU KADAR TUTTU?

EXO, bünyesinde bulunan Çinli üyesi Lay ve Mandarin dilinde söyledikleri şarkılarla Çin piyasasına da göz kırpıyor.

K-Pop’u anlamak için çıktığımız yolda, bu ilginç müzik türünün kendini Ariana Grand veya Katy Perry gibi batılı pop yıldızlarıyla özdeşleştiremeyen, Batı kültürel ürünlerinde göremediği birtakım sınırlamalara tabi ama yaşı gereği kendini bulma çabasındaki gençler için yepyeni bir alan tanımladığını gördük. Yani kendi de Batı-dışı ve muhafazakâr bir kültürün ürünü olan K-Pop, geniş bir tabirle “beyaz olmayan” kültürlerin kolay tüketilebilir kültürel ürün ihtiyacını gideriyor. Doğal olarak her ergen gibi “ben de bir bireyim” demek isteyen ve kendilerine özgü bir aidiyet arayan, fakat aile ve çevrelerinin belirlediği güvenli suları da fazla terk etmek istemeyen gençler, K-Pop bayrağını ülkemizde ve dünyada dalgalandırmaya uzun yıllar devam edecek gibi görünüyor.

[i] Kim, Y. (Ed.). (2013). The Korean wave: Korean media go global. Routledge.

[ii] Otmazgin, N., & Lyan, I. (2013). Hallyu across the Desert&58; K-pop Fandom in Israel and Palestine. Cross-Currents: East Asian History and Culture Review, 68(9), 68–89; Siriyuvasak, U., & Hyunjoon, S. (2007). Asianizing K‐pop: production, consumption and identification patterns among Thai youth. Inter‐Asia Cultural Studies8(1), 109–136.

[iii] Jung, S. (2012). Fan activism, cybervigilantism, and Othering mechanisms in K-pop fandom. Transformative Works & Cultures, 10.

[iv] Lee, J. S. (2004). Linguistic hybridization in K‐Pop: discourse of self‐assertion and resistance. World Englishes, 23(3), 429–450.

[v] Pacis, J. (2012). Popping the K-pop Bubble: A Study on the World of K-pop Fandom as a subculture. Diliman: University Of The Philippine. Diakses tanggal, 25.

Çocuklara Yönelik Pazarlama Çocuk Oyuncağı Değil

Gerek çocukların ebeveynlerinin satın alma kararlarındaki etkilerinden, gerekse geleceğin tüketicileri olmalarından dolayı çocuklar, markalar için büyük önem taşıyor. Rakamlarla konuşmak gerekirse, 1985’te çocukların ebeveyn harcamalarındaki etkisi 50 milyar dolarken bu rakam 2000’li yıllarda 290 milyar doları geçiyor[i]. Facebook tarafından yapılan bir araştırma sonucuna göre ise çocuklar, ebeveynlerinin harcamalarının %71’ini etkiliyor[ii]. Kısacası, çocukların harcamalar üzerindeki etkisi, küçümsenemeyecek kadar fazla. Hal bu olunca da, markalar, pazarlama stratejilerini belirlerken bu önemli segmenti göz ardı edemiyor.

Aslında, çocuklara yönelmeyi amaçlayan markalar ne kadar erken davranırlarsa o kadar kazanıyorlar diyebiliriz. Buyology kitabının yazarı Martin Lindstrom’un 2011’de çıkan Brandwashed kitabına göre, yalnızca 18 aylık bir bebek McDonalds’ın renklerini tanıyabiliyor. Aynı bebek 3 yaşına geldiğinde ise 100’e yakın marka logosunu ayırt edebiliyor. Bu veriler göz önünde bulundurulduğunda, markaların ne kadar erken yaşta çocukların zihnine yerleşmeye başladığı ortaya çıkıyor. Lindstrom’un kitabında alıntı yaptığı, SIS International Research anketine göre, yetişkinlerin %53’ü ve gençlerin %56’sı çocukluklarından hatırladıkları markaları tercih ediyorlar. Yani markalar çocuklara yapılan yatırımla, gelecekteki tüketicilerini de bir nevi garantilemiş oluyor.

Peki markalar bu kitleyi kendilerine çekmek için ne gibi yollara başvuruyor? Renkli ve parlak ambalajlar, oyuncak içeren paketler, ünlüler tarafından onaylanan ürünler çocuklara yönelik pazarlamada sıkça kullanılıyor. McDonald’s’ın 1979’da çıkardığı “Happy Meal” oyuncak içeren paketler arasında en iyi bilinen örneklerden biri. Sense360 adlı araştırma şirketinin 2016’da açıkladığı verilere göre 3 saniye içinde 250’den fazla “Happy Meal” satılıyor[iii].

Çocukların ilgisini çekmek için markaların kullandıkları yöntemlerden bir diğeri ise lisanslı ürünler. Süper kahramanlı, prensesli defterler, nevresim takımları, yiyecek ambalajları bunlardan yalnızla birkaçı. Çocukların çizgi film karakterlerine duydukları sevgi ve hayranlık, lisanslı ürün ve servislerin başarısını arttırıyor. Journal of Pediatrics’te yapılan bir araştırmada, 4–6 yaş arası çocuk katılımcılara, aynı atıştırmalık ürün, farklı iki ambalajla sunuldu. İlk ambalajın üstü sadeyken, içinde tamamen aynı ürün bulunan diğer ambalajın üzerinde, çocukların sevdikleri bir çizgi film karakterinin resmi vardı. Araştırma sonuçlarına göre çocukların %55’i üzerinde çizgi film karakteri olan ürünün daha lezzetli olduğunu söylerken, katılımcıların %85’i, karakterli ürünü tercih edeceklerini belirtti[iv].

Lisanslı ürünlerin yanı sıra, çocukların ilgisini çekmek için gelişen teknolojileri kullanmak da uygulanan bir başka yöntem. Youtube’daki “kutu açma” (“unboxing”) videolarının başarısı da bunu kanıtlar nitelikten. Milyonlarca çocuk, Youtube’a video yükleyen bir başka çocuğun oyuncak paketlerini açıp onlarla oynamasını pür dikkat izliyor. En popüler örneklerin başında Kinder Sürpriz yumurtalarının açıldığı videolar yer alıyor. Bu videoların çok büyük bir kitleye ulaşmasının ardından Walt Disney ve Target gibi dünya devi markalar, yeni bir pazarlama taktiği olarak, unboxing kanal sahiplerine ürün göndererek videolara sponsor olmaya başladı. Ayrıca 2015’teki Star Wars: The Force Awakens filminin vizyona girişinden birkaç ay önce Walt Disney Company, Youtube’da 18 saat süren bir canlı yayın maratonu düzenledi ve bu süre boyunca tüm dünyadan meşhur Youtube kanal sahipleri, Star Wars ürünlü kutular açtı.

Çocuklara ulaşmak için kullanılan bir başka yol ise onların fikir ve yaratıcıklarına değer verilmesi ve bunun gösterilmesi. Örneğin İngiltere’de küçük bir çocuk, Waitrose markalı sosların üzerindeki çizimin anlaşılmadığını söylüyor. Bunun üzerine de marka, sosların üzerinde aynı çocuğun çizimi olan paketleri sınırlı sayıda üretiyor ve bu sayede kendisinin fikrine önem verdiğini belirtiyor. Türkiye’de de benzer örnekler mevcut. Zorlu Çocuk Tiyatrosu, ülkenin dört bir tarafındaki çocuklara yönelik bir hikaye yarışması düzenliyor. Yarışmayı kazanan hikayeyi ise senaryolaştırarak tiyatro sahnesine taşıyor. Bunların yanında Eti, Eti Çocuk Tiyatrosu ile kar amacı gütmeden tüm Türkiye’yi dolaşarak çeşitli oyunları sahneliyor ve hem çocukları tiyatroyla tanıştırıyor, hem de onların markayla bağ kurmalarını sağlıyor. Aynı zamanda Eti Çocuk Vapuru projesi ile marka; 7–12 yaşları arasındaki çocuklara İstanbul Boğazı’nda; resim, perküsyon, tarih gibi çalışmalara katıldıkları bir yolculuğa çıkararak onların eğlenceli ve öğretici atölye çalışmalarına katılmasına imkan sağlıyor.

Tüm bunlara ek olarak, 23 Nisan dönemi de ülkemizde çocuklara yönelmeyi amaçlayan markalar için önemli bir fırsat. Markalar, çocuk bayramını kutlamak için değişik yollara başvuruyor, bazısı sosyal medya hesabından bir mesajla kutluyor, bazısı çeşitli indirim ve kampanyalar düzenliyor. Örneğin geçtiğimiz yıl Apple’ın CEO’su Tim Cook kendi Twitter hesabından çocukların bayramını kutladı ve aynı zamanda Apple, kısa bir süreliğine genç yeteneklerin çektiği fotoğrafları açık hava ilanları olarak gösterdi. Bosch ise sosyal medya hesabını bir günlüğüne küçük bir çocuğa emanet ederek kampanya sonuçlarını paylaştı. Google, 23 Nisan’a özel bir doodle hazırlayarak o gün siteye girenleri, çeşitli müzik aletleriyle kutlama yapan, ellerinde Türk bayrağı olan 5 çocuklu bir görselle karşıladı. Benzer şekilde Ülker 2008’den beri her yıl olduğu gibi geçtiğimiz 23 Nisan’da da çocuklara hediye vermek ve sinema ufuklarını genişletmek için Çocuk Sinema Şenliği düzenledi.

23 Nisan’ın yaklaşmasıyla birlikte biz de Türkiye’de çocuklara alışveriş yapılırken nelere dikkat edildiğini ve çocuklara yönelik pazarlamanın ne durumda olduğunu anlamak için İstanbul’da yaşayan, 25–40 yaşları arasında, 15 yaş altı çocuk sahibi 100 kişinin katıldığı bir araştırma gerçekleştirdik.

“Çocuk ürünü” denince katılımcıların aklına genellikle giyim ve oyuncak kategorilerinden ürünler geliyor. Bunun yanı sıra bebek bezi ve bebek maması da akla gelen diğer kategorilerden. “Çocuk markası” denildiğinde ise katılımcıların çoğu LC Waikiki markasını söylerken, Prima ve Toyzz Shop da akla gelen markalar arasında.

Katılımcıların %69’u çocukları için kendisinin alışveriş yaptığını, kalan %31 ise alışveriş sırasında çocukların karar verici olduğunu belirtiyor. Çocuğu için alışveriş yapanların büyük bir kısmı, satın aldıkları ürünün kaliteli ve sağlıklı olmasına özen gösteriyor. Ebeveynler özellikle kanserojen ve zararlı kimyasallar içermeyen gıdalar ile koku yaymayan oyuncakları tercih ediyor. Katılımcıların bir kısmı ise çocuklarına aldıkları ürünlerin eğitici nitelikte olmasına dikkat ediyor. Alınan ürünlerin yerli olması da bazı ebeveynler tarafından dikkat edilen bir özellik.

Görüşmecilerin genellikle çocukları için tercih ettikleri markaların başında LC Waikiki ve Civil var, bunları Koton takip ediyor. Belli bir kesim ise çocuklarına alışveriş yaparken özel bir marka aramıyor. Çocukların en sevdiği markalar sorulduğunda ise genellikle 15 yaşın altındaki çocukların pek seçici olmadığı söyleniyor. Anne babalara göre çocuklar, genel olarak ürünün markasından çok üzerinde bulunan kahraman ve karakterlere dayanan tercihlerde bulunuluyorlar.

En çok belirtilen oyuncak tercihleri kız çocukları için bebek iken erkek çocuklar için araba oluyor. Bunların yanında tablet gibi elektronik aletler de artık bir oyuncak olarak görüldüğünden aileler tarafından sıkça tercih ediliyor. Görüştüğümüz ebeveynlerin çoğu, çocuklarına yaratıcılığı geliştiren ve eğitici oyuncaklar almaya özen gösteriyor. Özellikle Çin malı olmayan, kimyasal maddeler ve küçük parçalar içermeyen oyuncaklar tercih ediliyor.

Katılımcıların çocukları kendilerinden genellikle araba, oyuncak bebek ve kıyafet alınmasını istiyor. Özellikle üzerinde çizgi film karakterleri bulunan ürünler çocuklar tarafından istenen hediyeler arasında çok popüler.

Konu doğum günlerine geldiğindeyse söz sahibi çocuklar oluyor.Görüşmecilerin çoğu, doğum günlerinde çocuklarına ne isterlerse onu alıyorlar. Diğer bir kesim, ihtiyaca yönelik kıyafet gibi hediyeler alırken bazıları ise, bu özel günü doğum günü pastası alarak kutluyor.

Çizgi film karakterli ürünleri çocuklarına daha önce almış anne babalar, katılımcıların %55’ini oluşturuyor. Bu kesimin tercihi genellikle Batman, Superman, Winx Club ve Barbie’den yana oluyor.

Görüştüğümüz kişilerden çocuğuna daha önce 23 Nisan’da hediye alanların oranı %17. Bu grubun bir kısmı hediye olarak kıyafet, uçurtma ve oyuncak alırken, bir kısmı ise bayrak, harita gibi milli bayramın anlamını öne çıkaran tercihlerde bulunuyor.

Daha önce 23 Nisan kampanyası yapan marka hatırlayıp hatırlamadıklarını sorduğumuzda, katılımcıların yalnızca %11’inin aklına daha önce 23 Nisan kampanyası yapmış bir marka geliyor. Defacto, LC Waikiki, Arçelik ve Toyzz Shop 23 Nisan kampanyalarıyla akılda kalan markalardan.

Anne babalara, çocukluklarından hatırladıkları, “nostaljik” markalar olup olmadığını sorduğumuzda katılımcıların %26’sı olumlu cevap veriyor. LC Waikiki, Ülker ve Tipi Tip Sakız bu “nostaljik” markaların başında geliyor.

Tüm bunlara baktığımızda çocuklara pazarlamanın Türkiye’de de başarıyla gerçekleştirildiğini görüyoruz. Fakat, hedef kitlesinin çocuklar kadar hassas bir grup olması, bazı sorunları da beraberinde getirebiliyor. Çocukların bilişsel gelişimlerinin henüz tamamlanmamış olması, onların reklam veya ürün paketlerinde gördükleri, tüketiciyi çekmek için konumlandırılmış duygusal işaretlere daha çabuk tav olmalarına yol açıyor. İşte tam bu noktada markalara önemli bir görev düşüyor. Çocukların sağlığını olumsuz yönde etkileyebilecek ürünlerin iletişim stratejilerini, etik değerleri göz önünde bulundurarak geliştirmek gerekiyor. Araştırma sonuçlarından da anlaşılacağı gibi, Türkiye’de ebeveynler çocuklarına alışveriş yaparken, kalite ve sağlıktan ödün vermiyor. Bu bağlamda, çocuklarına zararlı olabilecek ürünlerden uzak durmayı yeğleyen anne babaların, sağlıksız ürünlerin çocuklara pazarlanmasıyla ilgili alınacak önlemlere sıcak bakacağını düşünmek yanlış bir öngörü olmayacaktır.

[i] McNeal, J. U. (1999). The kids market: Myths and realities. Paramount Market Publishing.
[ii] 
https://www.facebook.com/iq/articles/modern-parenting-a-world-of-infinite-choices-and-voices?ref=wpinsights_rd
[iii] 
http://sense360.com/insightsblog/mcdonalds-sells-over-250-happy-meals-every-three-seconds/
[iv] Roberto, C. A., Baik, J., Harris, J. L., & Brownell, K. D. (2010). Influence of licensed characters on children’s taste and snack preferences. Pediatrics, 126(1), 88–93.

İyi Bir Uykunun Değeri Sizce Nedir?

Uykunun hayatımızdaki önemi tartışılmaz: uyku düzenimizin, ruh ve beden sağlığımız üzerinde önemli etkileri var. Ancak uyku düzeni ve alışkanlıkları kişilere göre farklılıklar gösterebiliyor. Bazılarımız, uykusuzluğa çok daha dayanıklı olabilirken, bazılarımız ise belirli bir saatten az uyuduklarında günlerini verimli geçiremiyor…

National Sleep Foundation’ın açıklamalarına göre 18–64 yaş arasında insanların ortalama olarak gün içerisinde 7–9 saat arasında uyuması ideal olarak nitelendiriliyor. Yani, 7 saatten daha az uyumak bilimsel olarak insanın yeteri kadar uyku alamamasına sebep oluyor. Yapılan birçok araştırma da gerekenden az uyumanın depresyon, kalp hastalıkları, obezite gibi birçok hastalık ve zayıf bir bağışıklık sistemi ile ilişkili olduğunu ortaya koyuyor.

Ancak günümüzde yeterli uykuyu alabilmek gittikçe zorlaşıyor. Örneğin, 1942’de İngiltere’de toplumun sadece %8’i 6 saat veya daha az uyurken, 2017’de bu sayı %50’ye çıkmış durumda.3Giderek artan çalışma saatleri, trafikte geçirilen zaman ve ev işleri yatma vaktinin daha da geç saatlere ertelenmesine sebep oluyor. Bir de bunların üzerine internet ve sosyal medya olan ilişkimiz eklenince kişinin uyumaya neredeyse hiç zamanı kalmıyor

Daha geç yatma ve daha erken kalkma zorunluluğu yaratan şehir hayatının yanı sıra, uyku bozuklukları da gittikçe sıklaşıyor: Uykuya dalmakta zorlanma, gece birçok kez uyanma, günü oldukça yorgun ve uykulu bir şekilde geçirme gibi semptomlar tüm dünyada gittikçe daha fazla kişinin yaşadığı küresel sıkıntılar. Consumer Reports’un verilerine göre, 4000 Amerikalı ile yapılan bir anket, görüşmecilerin %27’sinin uykuya dalmakta zorlandığını veya gece boyunca aralıksız uyumakta zorlandığını ortaya koyuyor. %68’i ise (yani yaklaşık 164 milyon Amerikalı) haftada en az bir kez uykusuzluk ile mücadele ediyor.

Bütün bunlar insanları çaresizce uykusuzluğa çare aramaya itiyor. Uykunuzu düzene sokmaya ve daha kaliteli hale getirmeye yönelik tavsiyeler oldukça fazla: Örneğin, çay-kahve tüketiminin azaltılması, cep telefonu ve bilgisayarın yatak odasından uzak tutulması veya koyu renk perde kullanılması bunlardan birkaçı.

Ancak böyle basit çözümler bir tarafa; uyku –önemiyle de paralel bir şekilde- oldukça büyük ve gittikçe de büyüyen bir pazar yaratmış durumda. Yalnızca Amerika’da, 2015’te ortalama 41 milyar dolar uyumaya yardımcı olacak çözümler için harcanmış ve bu sayının 2020’de 52 milyar olacağı tahmin ediliyor. Hatta son dönemde uyku o kadar büyük bir ekonomi yaratmış ki, bunu bir meslek haline getiren insanlara bile rastlamak mümkün. Uyku koçları, insanları evlerinde ziyaret ederek yatak odalarının uyumaya ne kadar elverişli olup olmadığını değerlendiriyor ve uyuma düzeniniz hakkında size tavsiyelerde bulunuyor…

Uyku kendi ekonomisini oluştururken, çok farklı kategorilerden birçok markanın da tabii ki boş durmadığını görüyoruz.

Uykuyla en ilişkili olan yatak, yastık, perde gibi ürünler uykusuz kalan tüketicinin ihtiyacına doğrudan sesleniyor. Sleep Envie Pillows isimli şirket, rahatlatıcı etkisi olduğu bilenen lavanta kokusuna sahip yastıklar üretiyor. Dream Pad Sleep ise yastığınızın sadece sizin duyabileceğiniz şekilde rahatlatıcı müzik çalmasını sağlayarak uykuya rahatlatıcı bir şekilde dalmanızı sağlıyor. Bunların yanında Chrona da rahat uyku çekmesi gerekip çekemeyen hamileler ve uyuyakaldığında kolu uyuşanlar için farklı şekillerde yastıklar sunuyor.

Tekstil kategorisinin de uykuya destek veren ürünlerden geri kalmadığını görüyoruz: Active Edge Sleep T-Shirt, kumaşında bulunan elektromanyetik frekanslarla insanın daha kolay uyumasını ve daha kolay uyanmasını sağladığını iddia ediyor.

Uykunun yalnız süresi değil kalitesi de bir o kadar önemli olduğundan, uyurken alınan nefes de kritik hale geliyor. 2breathe aleti göğsünüzün etrafına sarılan bir aparatla solunum hızınızı ölçüyor. Cihaz, bluetooth ile telefonunuza bağlanıp telefonunuzdan sesler çalarak, çalan müzik melodisini nefesinizle senkronize ediyor ve daha derin nefes almanızı sağlıyor.

Uyumaya yardımcı olmaya yönelik ürünleri bulunan başka bir kategori ise genellikle uykuyu kaçırmasıyla meşhur: çay! Doğadan Relax Pasifloralı, içinde bulunan maddeler sayesinde içtiğinizde rahatlamanızı ve uyku haline kolayca geçmenizi sağlıyor. Herby Sleep Tea de kafein ve uyarıcı hiçbir madde içermiyor ve lisa, papatya, passiflora, lavanta ve portakal yaprağı gibi yatıştırıcı özellikte içerikler bulunduruyor.

Teknolojinin de gelişmesiyle uykusuzluğa karşı geliştirilen ürünler de paralel bir şekilde gelişiyor. “Uyku robotuSomnox buna çok uygun bir örnek: Somnox, uyku problemleri yaşayan insanlara yardımcı olmak üzere tasarlandı. Öncelikle robota hafifçe sarılarak çalıştırıyor, sonra da robotun nefes alış verişlerini takip ederek ve adapte olarak siz de istemsiz şekilde uykuya geçiyorsunuz.

Philips, geliştirmiş olduğu Hue White and Color Ambiance ürünü ile uykuya dalmanın ve uyanmanın daha kolay olacağını savunuyor. Beyin aktivitelerini tespit ederek geceleri uykuya dalındığında beyaz ışık vererek daha derin ve kaliteli bir uyku sağlıyor. Sabahları ise alarm sesi yerine yavaş yavaş açılarak güneşin doğuşunu andıran ışığıyla uyanmanızı kolaylaştırıyor.

Bunun dışında bu alanda –elbette- birçok akıllı telefon uygulaması da mevcut. Calm adlı uygulamanın “Sleep Stories” fonksiyonu, tıpkı küçükken ailelerimizin bize uyku vakti okuduğu kitaplar gibi bunu şimdi yetişkinlere yönelik yapıyor ve uykuya rahatça dalmanız için seçtiğiniz hikakeyi size okuyor. Buna benzer olarak Spotify platformunda birçok uykuya dalmayı kolaylaştırıcı “uyku” playlistleri bulunduruyor.

Sleep Cycle, hareket sensörüyle gece boyunca hareketlerinizi kaydederek uykunuzun en hafif anında sizi uyandırıyor. Apple’ın “gece modu” ise ekran ışığını dışarıdaki ışığa göre ayarlayarak gözlerin yorulmasına engel oluyor.

Günlerin giderek uzadığı ve gecelerin kısaldığı bu dönemde biz de Türkiye’de uyku alışkanlıkları ile ilgili bir araştırma gerçekleştirdik. Araştırmamız İstanbul’da 15–45 yaş arası ve ABC1C2 SES grubundan 100 katılımcıyla gerçekleşti.

Görüştüğümüz kişiler günde ortalama 7 saat uyuyor ve aynı zamanda ideal uyku saatinin de ortalama 7 saat olması gerektiğini düşünüyor. Büyük bir çoğunluk hafta içi ve hafta sonları farklı uyku düzenlerine sahip.

Görüşmecilerin %34’ü uykuya dalmakta zorlanıyor veya daha önceki bir zamanda zorlandığını belirtiyor. Daha rahat uykuya dalmak için bir yöntem uygulayanlar ise yine bu orana paralel olarak görüşmecilerin %32’sini oluşturuyor. Bu yöntemlerden bazıları uyumadan önce duş almak, müzik dinlemek veya belirli bir saatten sonra yemek yememek.

Görüşmecilerin yarısı daha rahat uykuya dalabilmek adına uyumadan bir süre önce yediğine/içtiğine dikkat ediyor. Çay/kahve tüketimine dikkat edenler, belirli bir süre önce bir şey yemeyenler, ağır veya yağlı şeyler yemeyenler olduğu gibi uyku getirmek için yoğurt yiyip ayran içenler de mevcut. Uykularını kaçırmamak için televizyon/bilgisayar gibi ekranlardan uzak kalanlar ise görüşmecilerin %19’u.

Deliksiz uyuyabilen ve gece boyunca aralarda uyananların oranı yarı yarıya bölünmüş durumda. Gece boyunca uyananların %5’i bunu engellemeye yönelik bir yöntem uyguluyor. 10 görüşmeciden 3’ünün mevsim geçişlerinde uyku düzeni bozuluyor. %36’sı ise daha rahat uyuyabilmek adına yatağını/yastığını değiştirmiş.

Daha düzenli bir uyku düzenine sahip olmak, daha kolay uykuya dalmak ve daha rahat uyanmak çin bulunan telefon uygulamalarını duyanlar sadece 10 görüşmeciden 1’i. Bunlar arasında söylenenler meditasyon uygulamaları ve uyku düzenini kaydedip kontrol eden uygulamalar.

Görüşmecilerin %45’i sabahları uyanmakta zorlanıyor. Kişiler çoğunlukla alarm ile uyanıyor, alarmla uyananların üçte biri ise alarmlarını erteliyor.

Araştırma sonuçlarından yola çıkarak Türkiye’de henüz uyumaya yardımcı olan geleneksel yöntemler dışında insanların bu doğrultuda geliştirilen ürünleri pek bilmediğini görüyoruz. Ancak araştırmadan da görüldüğü gibi uykusuzluk ve uyku problemleri tüm dünyaya paralel bir şekilde Türkiye’yi de oldukça etkiliyor. Bu nedenle uykuya yönelik pazarın Türkiye’de potansiyelinin yüksek olduğunu ancak henüz yeterince değerlendirilmemiş olduğunu söyleyebiliriz.

Kaynakça:

https://www.huffingtonpost.com/rosie-osmun/oversleeping-the-effects-and-health-risks-of-sleeping-too-much_b_9092982.html
https://www.healthline.com/health/sleep-deprivation/effects-on-body#2
https://www.theguardian.com/lifeandstyle/2017/sep/24/why-lack-of-sleep-health-worst-enemy-matthew-walker-why-we-sleep
https://www.consumerreports.org/sleep/why-americans-cant-sleep/
https://www.dunyahalleri.com/uyku-robotu-somnox/

Geri Dönüşüm, Geri Döndürür Mü?

Günümüzde yaşam koşulları, teknolojinin gelişmesi, hızlı şehir hayatının artmasıyla beraber geri dönüşüm kavramı son birkaç yıldır hiç olmadığı kadar önem kazanmış durumda.

Dünyamız, sonsuz sayıda canlıya ev sahipliği yaptığı gibi sonsuz sayıda malzemeye de ev sahipliği yapıyor. Canlıların belirli bir yaşam süresi olsa da, bu malzemelerin herhangi bir “son kullanım” tarihi yok ve geri dönüştürülmedikleri zaman çevre kirliliğine yol açtıkları gibi dünyaya da ciddi boyutta zarar verebiliyorlar.

Amerikalılar saat başına 2.5 milyon plastik şişeyi çöpe atıyor ve bu şişelerin her birinin doğada ayrışması 500 yıl kadar sürüyor. Her yıl okyanuslara –çoğu plastik- 6 milyar kg çöp atılıyor ve binlerce deniz canlısı denizanasına benzeyen bu poşetleri yanlışlıkla yutarak ölüyor. [1] Özellikle son yıllarda küresel iklim değişikliğinin çeşitli etkileriyle, buzulların erimesi, kara & deniz canlılarının soylarının tükenmesi, besin zincirinin sekteye uğraması gibi tüm dünyanın kaderini etkileyecek olaylara şahit oluyoruz.

Bu sebeplerle, son zamanlarda geri dönüşüm kavramı gittikçe daha da önem kazanarak ön plana çıkmaya başladı. Başka anlamları olsa da, en basit haliyle geri dönüşüm; tükettiğimiz ve tekrar değerlendirilebilen kağıt, cam, plastik gibi atıkların çeşitli fiziksel ve kimyasal işlemlerden geçerek hammaddeye dönüştürülmesi ve tekrar üretim sürecine dahil edilmesine deniyor.

Geri dönüştürmek, çevresel ve ekonomik sebeplerden dolayı insanlık tarihinde de hep önemli bir yere sahip olmuş. Eski zamanlardaki insanların kılıç, tencere ve metal parçaları eriterek kendilerine metal para ve ev eşyaları yapması, geri dönüşümün tarihinin ne kadar önceye kadar uzandığını gösteriyor. O zamanlarda yeni, kullanılmamış ham maddeye ulaşmanın zor olması, insanların aynı hammaddeyi tekrar tekrar kullanmasına yol açmış. 2. Dünya Savaşı zamanında da benzer olaylar yaşanmış; Finansal kısıtlamalar nedeniyle gittikçe azalan hammadde, halkı geri dönüştürülebilir eşya ve maddeler aramaya iterek evsel atıklarını ve eski metal eşyalarını geri dönüştürmelerine ve bunun sonucunda sürekli bir kullanım sağlanmasına vesile olmuş.

Günümüze gelecek olursak; yaşam koşulları, teknolojinin gelişmesi, hızlı şehir hayatının artmasıyla beraber geri dönüşüm kavramı son birkaç yıldır hiç olmadığı kadar önem kazanmış durumda. Yurtdışında çeşitli ülkeler uzun zamandır geri dönüşümün önemini anlatarak buna karşı önlemini alıyor. Hatta özellikle gelişmişlik seviyesi ve refah düzeyinin yüksek olduğu ülkelerde, sadece geri dönüşüm için çıkarılmış yasalar ve kurallar bile mevcut.

Avrupa’daki hemen hemen her ülkede çöpleri ayırmamak ciddi maddi cezaya tabi, bunun yanında plastik poşet ve hediye paketleri de ücretli olarak satıldığından, İngiltere’deki süpermarketlere ve büyük perakendecilere gelen vergi sayesinde plastik torba kullanımı %90 oranında azaldı. Aynı zamanda 2020’de Fransa’da yürürlüğe girecek yasayla birlikte biyolojik materyalden yapılmadığı sürece plastik bardak, tabak, çatal gibi maddeler kullanılamayacak. [2]

Bu gibi kısıtlamaların ve yasakların yanı sıra, birçok gelişmiş ülke kendi geri dönüşüm sistemini kuruyor. Örneğin İsveç, ülkelerden çöp satın alıyor ve bu çöpleri geri dönüştürerek gerekli enerji ve ısınma ihtiyacını sağlıyor. [3]
Gelişmekte olan ülkemiz, geri dönüşüm konusunda diğer ülkelere nazaran geride kalmış durumda. Türkiye yılda yaklaşık 31 milyon ton atık üretiyor, 2016’da bu 31 milyonun yalnızca 2 milyon tonu geri dönüşüme kazandırılabilmiş. [4]

Geri dönüşüm oranımız az olmasına rağmen, bu konu hakkında hızlı bir şekilde bilinçleniyoruz. 2010 yılında %37 olan geri dönüşüm oranımız 2014 yılında %61’e yükseldi. Aynı zamanda 2014 sonundan beri yaklaşık 1000’e yakın bertaraf ve geri kazanım tesisi oluşturuldu, her iki tür tesiste de geri dönüşüm artışı %50’ye yakın. [5]

Bu konuda yapılan çalışmalar yalnızca saydıklarımızla sınırlı kalmıyor. İstanbul’da insanların daha kolay geri dönüşüm yapabilmesi için kağıt, plastik ve metal maddeleri toplama kumbaralarını bir adım daha öteye götürmek isteyen İstanbul Büyükşehir Belediyesi, geri dönüşüme kazandırılabilir atıklar için “Akıllı Mobil Atık Aktarma Otomatları” kuracağını duyurdu. Vatandaşlar kağıt, metal, plastik gibi maddeleri bu otomatlara atarak işlenmesini sağlayıp, ‘İstanbulkart’larına atıkların geri dönüşüm değeri kadar bedeli yükleyebilecek. [6] Bunların yanında ülke genelinde geri dönüşüm hakkında bilinçlenmeyi artırmak için, yönelik bakanlıklar ve kuruluşlar tarafından ulusal kanallarda kamu spotları yayınlanıyor.

Geri dönüşüme son zamanlarda ülkece bu kadar önem vermemizle birlikte Türkiye’de de plastik kullanımı ile ilgili bazı aksiyonlar alınacağı hakkında haberler var. Habertürk’ün haberine göre 2019’un başından itibaren Türkiye’de plastik poşetlerin paralı olması konuşuluyor. [7]

Bu kadar konuşulan ve hayatımızın bir parçası haline gelen geri dönüşüm ile ilgili özellikle internette birçok kaynak üretilmeye başlandı. Ürünlerin tekrardan kullanıma kazandırılmasına dair birçok çeşitli yöntemler anlatılıyor; karton şişelerden para cüzdanı, kot pantolonlardan çanta veya araba tekerleğinden saksı yapmak bunlardan birkaçı. Aynı zamanda bu konuda farklı trendleri de internetten takip etmek mümkün. Bu trendlerden bir tanesi atık üretmemeyi felsefe edinen “Sıfır Atık” trendi. “Going Zero Waste” blogunun kurucusu Kathyrn Kellogg, sayfasında atık üretmeden evde yapılabilecek makyaj malzemeleri, dekoratif ürünler ile ilgili bilgi verip, çöp üretmeyen yemek tarifleri paylaşıyor. Kendisi, geçen sene ürettiği tüm çöpü 250 ml’lik bir kavanozun içine biriktirmiş!

Geri dönüşümü merkeze koyarak hayata geçen markalar da var. Örneğin Restore Jeans kullanılmış ve rahat olan denimi, modası geçmeyen formlarda tasarlayarak tekrardan kullanıma sunuyor. Böylelikle hem çevreyi koruyor hem de yeni bir jean üretmek için sarf edilen yaklaşık 7 ton suyun tüketimini engellemiş oluyor. Buna benzer olarak bazı kozmetik markaları, “eskisini getirene yenisi indirimli” gibi kampanyalarla, biten makyaj malzemelerinin kabını getirenlere indirim sağlıyor. Benzer şekilde Zara, H&M gibi hızlı moda markaları da kullanılmış, eski kıyafetini getirenlere indirim yapıyor.

Çöp olan maddeyi farklı amaçlar için kullanmak da geri dönüşümün bir parçası. Çöp(m)adam markası da çöpten geri dönüşümü kendi markalarının özü haline getirerek, atık ambalajları kullanarak cüzdan ve çantalar yapıyor.

Geri dönüşümle ilgili bir diğer önemli konu ise enerjiyi verimli kullanmak. Kullandığımız enerji, çevreye zararlı gazlar salan fosil yakıtlardan elde ediliyor, bu da dünyanın kirlenmesini hızlandırarak küresel ısınmanın başlıca nedeni sayılıyor. Bunun sonucu olarak ise mimari, otomobil, ısıtma, aydınlatma gibi alanlarda enerjinin daha verimli kullanılabilmesi adına çeşitli çalışmalar yapılıyor. Farklı enerji sınıflarının olması ve elektrikli ev aletlerinin de artık kullandıkları enerjiye göre sınıflandırılması bunun bir örneği. A sınıfı ürünler yüksek verimlilik oranına sahipken, G sınıfına doğru verim düşüyor. A sınıfı yerine C sınıfı bir buzdolabı kullandığınızda %45, G sınıfı kullandığınızda ise %85 daha fazla enerji tüketmiş oluyorsunuz.

Peki, dünyada geri dönüşüm bu kadar ilerlemişken Türkiye’de neler oluyor? Geri dönüşüm hakkındaki davranışlar ve tutumlar Türkiye’de nasıl şekilleniyor görmek adına İstanbul’da yaşayan, 15–45 yaş arası ABC1C2 SES grubundan 100 kadın ve erkek görüşmeciyle bir araştırma gerçekleştirdik.

Hangi maddeleri geri dönüştürebileceklerini bildiklerini belirtenlerin oranı %67. Hangi maddelerin geri dönüştürüldüğünü bilen 10 görüşmeciden 4’ü ise çöplerini cam plastik, karton diye ayırarak geri dönüşüm yaptığını belirtmiş. Belediyelerin koyduğu geri dönüşüm kutularını kullandıklarını belirtenlerin oranı %42.

Naylon poşetlerin ücretli olma ihtimali hakkında ne düşündükleri sorulduğunda, görüşmecilerin çoğu genel olarak pozitif bir görüş belirtmiş; “doğamızı düşünmek önemli”, “naylonu mecburen kullanıyoruz, çok daha iyi olur” gibi cevaplar çoğunlukta. Bunun yanında naylon poşet gibi zararlı bir ürün için para vermek istemeyen bir kitle olduğu gibi, küçük bir kısım ise naylon poşetlerin paralı olmadan direkt yasaklanması gerektiğini savunmuş.

Evdeki enerji tüketimine dikkat ettiklerini belirtenlerin oranı %73; nasıl dikkat ettikleri sorulduğunda ise genel olarak kullanmadıkları ışıkları kapatarak, prizde herhangi bir kablo bırakmayarak, düşük enerjili ev aletleri kullanarak ve beyaz eşyaları geceleri çalıştırarak, buna dikkat ettiklerini söylemişler.

Daha az enerji harcayan elektrikli ev aletlerinden haberdar olduklarını belirten kişilerin oranı %64, kullananların oranı ise belirtilene göre %40. “Daha az enerji harcama” ile ilgili bilgi çoğunlukla internetten ve reklamlardan edilinmiş. Kullanılan az enerji harcayan ev aletleri ise genellikle buzdolabı, bulaşık makinası, çamaşır makinası gibi beyaz eşyalar ve ampuller.

10 görüşmeciden 2’si işlevini yitiren elektronik eşyaları tekrardan nasıl değerlendirebileceğini bildiğini söylemiş. Geri dönüşümün yine bir ayağı olan atık pil biriktiren kişilerin oranı ise %52.

Ekonomik olarak uzun vadede tasarruf edecekleri bir ürüne daha fazla fiyat vermek konusunda yorumlar ikiye ayrılıyor. “Uzun vadede aradaki farkı kaparsa neden olmasın” , “ucuz alacak kadar zengin olmamak lazım” gibi yorumlar çoğunluktayken, diğer tarafta bu ürünlerin gereksiz olduğunu düşünenler ve sonuç olarak bütçesine bağlı karar vermesi gerektiğini söyleyenler de mevcut.

Araştırma sonuçları oldukça pozitif bir tabloya işaret etse de, geri dönüşüm konusundaki bu pozitif tutumların Türkiye’de halen davranışlara bu kadar yüksek oranlarda yansımadığını, genellikle belirtilen yüksek oranların tüketicinin şu anki davranışlarından ziyade, sahip olmak istediği davranışları temsil ettiğini söyleyebiliriz. Ancak yine de geri dönüşümle ilgili bilinçlenmenin Türkiye’de giderek arttığı aşikar. Bilincin arttığı ve davranışların da şekillendiği bu dönemde, markaların bu konuda oldukça dikkatli olması gerekiyor. Bu bilinç ve ihtiyaç her geçen gün arttıkça, geri dönüşümü, çevreye verilen zararı görmezden gelen markalar uzun vadede zorluk çekebilir bu nedenle şimdiden adapte olmaya başlamak önemli gibi gözüküyor. Nasıl harekete geçileceğini, ne gibi önlemler alınacağını hep beraber göreceğiz.

[1] https://onedio.com/haber/cogumuzun-ciddiye-almadigi-bir-gercek-olan-geri-donusum-ile-ilgili-22-bilgi735111
[2] 
http://www.yesilist.com/plastik-kaplari-yasaklayan-ilk-ulke-fransa-oldu/
[3] 
http://www.hurriyet.com.tr/isvec-enerji-icin-cop-ithal-ediyor-29317422
[4] 
http://www.dw.com/tr/y%C4%B1lda-5-milyon-ton-evsel-at%C4%B1k-%C3%A7%C3%B6pe-gidiyor/a41234508
[5] 
http://www.dw.com/tr/y%C4%B1lda-5-milyon-ton-evsel-at%C4%B1k-%C3%A7%C3%B6pe-gidiyor/a-41234508
[6] 
https://tr.sputniknews.com/cevre/201801061031699654-atik-istanbulkart-yukleme/
[7] http://www.haberturk.com/naylon-poset-yasasi-ve-ucret-tartismasi-1673193-ekonomi

Detoksun En Teknolojik Hali: Dijital Detoks

“Dijital detoks”, belirli bir zaman içinde akıllı telefon, bilgisayar, tablet ve internet kullanımından arınmak için yapılan bir çeşit bilinçli yoksunluk uygulamasıdır.

Teknolojinin hayatımızdaki yeri giderek arttıkça, onsuz hayat geçirme düşüncesi de giderek imkansız hale gelmeye başladı. İnsanların teknolojik aletler olmadan geçirdiği zaman artık yok denecek kadar az, hayatımızdaki birçok iş için çeşitli aletlere bağlı ve bağımlı hale geldik. Hatta artık teknoloji bağımlılığına, tedavi olunması gereken bir hastalık gözüyle bakılmaya başlandı… [1]

Araştırmalara göre, Amerika’da akıllı telefon sahibi olanların %67’si arama veya mesaj bildirisi gelmese de telefonlarına herhangi bir bildirim gelmiş mi diye bakma ihtiyacı duyuyor.[2] Deloitte’un yaptığı bir araştırmaya göre İngilizlerin üçte biri uyandıkları 5 dakika içerisinde telefonlarına bakıyor, yine üçte biri gece telefonlarına bakmak için uyanıyor.[3] Teknolojiden bahsederken sosyal medyadan bahsetmemek olmaz; Facebook’u her gün kullanan 1.28 milyar, her ay kullanan da toplam 1.9 milyar kişi var.[4]

Teknolojiyle bu kadar iç içe olmanın bizler üzerindeki etkisini hem fiziksel, hem de duygusal olarak hissediyoruz. Uzun süre ekrana bakmak vücudumuzda fiziksel olarak geçici veya kalıcı hasarlara neden olabiliyor. Sürekli uyaranlara maruz kalmak bizi zihnen ve bedenen yoruyor. Uzun süre ekrana bakmak baş ağrısına, göz yorgunluğuna, gözlerin yanmaya ve kaşınmaya başlamasına, bulanık görmeye, “text neck” denilen boyun ağrısı gibi rahatsızlıklara neden oluyor. Hem kendimize hem de sevdiklerimize ayıracak zamanımızın kalmıyor oluşu ise artık kanıksanmış olsa da en önemli duygusal etkisi.

“Dijital detoks” tam da bu süreçte gündemimize giren kavramlardan biri. İsminden de anlaşılacağı gibi, belirli bir zaman içinde akıllı telefon, bilgisayar, tablet ve internet kullanımından arınmak için yapılan bir çeşit bilinçli yoksunluk uygulaması.

Dijital detoks yapmanın herkese göre farklı yolları var. Bunlardan bazıları daha zorlayıcı iken, bir kısmı çok daha basit: evde kolayca yapılabileceklere bir örnek olarak: her gün kendine bir kural belirleyip o kurala uymayı sayabiliriz. Mesela pazartesileri yemeğe çıkarken yanına telefonu almama, salı bildirimleri kapatma, çarşamba uykudan uyandığın anda telefonuna bakmama, perşembe odanın dışında telefon şarj etme kuralları gibi.

Ev dışında yapılan detokslar için ise turizm sektörü başı çekiyor. Artık, müşterilerine dijital detoks vaat eden ve kendi benliklerini geri kazanmaya yönendiren bir sürü otel ve kamp var. Bunlardan bir tanesi olan Digital Detox Company, uzmanlarıyla, dijital kaynaklı fiziksel, zihinsel ve duygusal stresleri olan misafirlerine “kendilerine dönme” ve “sakinleşme” konusunda yardımcı oluyor. Bir başkası da Las Vegas’taki Mandarin Oriental’in içideki Digital Retreat programı. Program direktörü, dijital detoks uygulamalarının, mobil cihazların bir stres kaynağı haline geldiği bir dönemde özellikle değerli olduğununu savunuyor ve “İnsanlarda sürekli iletişim içerisinde olmanın beklentisi var ve bu vücutta stres yaratıyor” diyor. Program, misafirlerini 48 saat boyunca telefonlarından uzaklaştırmayı ve telefona bakmak yerine yoga yapmak, smoothie yapmayı öğrenmek, sevdiklerine mektup yazmak gibi daha sağlıklı aktiviteler yapmalarını amaç ediniyor.

Turizm sektörü haricinde, bazı hızlı tüketim markaları da dijital detoksu bir pazarlama aracı olarak kullanıyor. Dolmio adlı sos markası, “fazla teknoloji” fikrinden yola çıkarak bir kampanya başlatmış.Çocukların tabletler ve akıllı telefonlar tarafından “tüketilmiş” olması ve çevresindeki hiçbir detayı fark etmemeleri kampanyayı başlatan asıl neden. Dolmio, Pepper Hacker ismiyle ürettiği, etrafındaki WiFi bağlantısını devre dışı bırakarak yemek yiyenlerin bir arada olmasını sağlayan bir çeşit karabiber değirmeni çıkarmış.

Sürdürülebilir olmayı amaçlayan markalardan Innocent da tüketicilerin rahatlama ve sakinleşme ihtiyacını fark edip, İngiltere’de doğayla içiçe olmayı hedefleyen bir festival düzenlemeye başlamış. İsminden de anlaşılacağı gibi “Unplugged Festival”’de telefon yasak, bunun yanında festival alanında wifi da bulunmuyor. Markanın aktivasyon müdürü Jamie Sterry bu festivali “e-posta ve bilgi ile aşırı yüklü insanların yoğun ve stresli şehir hayatlarından kaçmaları için bir bahane” diye özetliyor.

Dijital detoksun felsefesi her ne kadar insanları teknolojik aletlerden uzun süre uzak tutarak kendilerine dönmelerini sağlamak olsa da günümüz dünyasında bu o kadar gerçekçi veya mümkün değil. Bu nedenle teknolojiyi tamamen kesmeden, en azından teknolojik aletlerin etkilerini minimize etmeye yönelik veya teknoloji yararlı olacak şekilde kullanmanın yollarını gösteren uygulamalar da ortaya çıkmaya başladı.

Quality Time saat, gün, hafta ve ay bazında telefonda ne kadar zaman geçirdiğinizi ve bu zamanı hangi uygulamalarla geçirdiğinizi kaydediyor. “Moment” ise yine aynı şeyi aile üyelerinizin de ne kadar süre telefon ekranına baktığınızı görebileceğiniz şekilde yapıyor. Bunların ortak özelliği de kendinize telefon kullanma sınırı koyabilmeniz ve sınırı geçtiğiniz anda size bildirim gelmesi.

Be Kovert, kendini “araştırma ve design laboratuvarı” olarak konumlandıran bir oluşum. Be Kovert, mikro-elektronik ürünlerini takılara entegre ederek telefonunuza gelecek olan bildirimleri önceden size söyleyerek telefonunuzdan bir adım önde olmanızı sağlıyor. Hafif titreşimlerle, sizi sadece belirli bir insandan veya belirli anahtar kelimelerle tanımladığınız önemli bildirimler için uyarıyor, bu şekilde insanların dijital yaşamlarını daha iyi yönetmelerine yardımcı olan ürünler oluşturuyor.

Dijital detoksu uyku kavramıyla eşleştiren ve olaya bu konuda el atan da çok sayıda marka var. Apple, insanların çok fazla teknoloji tüketmesinin beraberinde getirdiği uyku problemini ele alarak kendi özelliklerini çıkardı. IOS 10 güncellemesi uykuya bağlı birçok özellik içeriyor. Bedtime” uygulamasını kendi sekmelerine koyan kullanıcılara, ne zaman yatağa girip ne zaman uyanmaları gerektiğini hatırlatacak alarmlar kuruyor.

Dünyada gerçekleşen bu gelişmeler doğrultusunda Türkiye’de insanların teknolojik aletlerle olan ilişkisini ve teknolojik aletlerle ne kadar vakit geçirdiklerini görmek üzere bir araştırma gerçekleştirdik. Araştırmamız İstanbul’da 15–45 yaş arası ve ABC1C2 SES grubundan 100 katılımcıyla gerçekleşti.

Görüşmecilerin %89’u akıllı telefon kullanırken, %11’i ise akıllı özelliklere sahip olmayan telefonları kullanıyor. Cep telefonu dışında başka teknolojik aletlere sahip olanlar görüşmecilerin %79’unu oluşturuyor. Dizüstü bilgisayarlar görüşmecilerin %80’inde varken, bunu tablet ve masaüstü bilgisayarı takip ediyor.

Cep telefonunda günde toplamda 1–2 saat vakit geçirenler çoğunlukta. “2–3 saat arası” ve “5 saatten fazla” vakit geçirenlerin oranı da oldukça fazla. Cep telefonunda geçirilen bu vaktin büyük çoğunluğunu sosyal medya ve telefon konuşmaları oluşturuyor. Bunun dışında iş amaçlı veya haber takip amaçlı vakit geçirme oranları da yüksek.

Genellikle gün içerisinde cep telefonlarına belirtilenlere göre “20–50 defa arası” bakılıyor. Cep telefonunda vakit geçirmeye benzer olarak “sosyal medya” ve “telefon konuşmaları” en çok bakma sebeplerinden. Ancak vakit geçirmekten farklı olarak “saate bakmak” da burada bir etken olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle telefona bakma sayısının belirtilen sayıdan çok daha fazla olması muhtemel.

Görüşmecilerin yarısı uyurken yanlarına telefonlarını alıyor. Yanlarına alanların %18’i ise uyku arasında telefonuna bakıyor.

Görüşmecilerin büyük bir kısmı telefonundan hiç ayrı kalmıyor. Ayrı kalanlar ise en çok uyudukları zaman ayrı kalıyor. Bunun dışında 1–2 saat ayrı kalabildiğini söyleyenler olsa da sadece çok ufak bir kesim 5–6 saat kadar uzun süreler telefonundan ayrı kaldığını ve sadece bir arama olursa baktıklarını belirtti.

10 görüşmeciden 3’ü daha önce bilinçli olarak telefonundan uzak kalmaya çalışmış. Uzak kalma sebepleri ise tatile çıktığı için kafasını dinlemek istemesi ve telefonda çok vakit geçirdiğini hissettiği için bir süre uzak kalmak istemesi.

Cep telefonu dışındaki diğer teknolojik aletlerde çoğunlukla “yarım saatten az” vakit geçirildiği söylenmiş. Çoğunluk az vakit geçirdiğini söylese de “5 saatten fazla” vakit geçirdiğini belirtenlerin oranı da oldukça fazla. Bu tür teknolojik aletlerde en fazla iş için vakit geçiriliyor, bunun dışında internet üzerinden araştırma, sosyal medya, film/dizi izlemek de diğer vakit geçirme sebeplerinden bazıları.

Görüşmecilerin ufak bir kısmı daha önce dijital detoks kavramını duyduğunu belirtti. Bu kavramı duyanlar olumlu bir görüşe sahip ama uygulamanın zor olduğunu, özellikle iş dolayısıyla pek mümkün olmadığını söylüyor. Bu nedenle de duyanlar arasında uyguladığını söyleyen görüşmeci sayısı oldukça az.

Daha önceden dijital detoksu duymamış görüşmecilere ne olduğu anlatıldığında çoğu oldukça olumlu görüş belirtti, hatta %28’i denemeyi düşünebileceklerini söyledi. İhtiyaç duyulabilecek, güzel bir uygulama olduğu söylense de büyük bir kesim bunun çeşitli sebeplerle yapılabilir olduğunu düşünmüyor. İş veya aile en çok belirtilen sebeplerden. Alışkanlık sebebiyle ayrı kalamayacak olanlar da mevcut. Bir kesim ise halihazırda çok fazla teknolojik aletlerle vakit geçirmediği için böyle bir uygulamaya ihtiyacı olmadığını söyledi.

Çocuğu olanların %79’u çocuklarının teknolojik aletlerle geçirdiği zamanı kısıtlıyor. Çocukların gelişimine zararlı olması, derslerine yeterince vakit ayırmaması, dikkat dağıtması ve alışkanlık haline gelmesi korkusu kısıtlama yapma sebeplerinden.

Teknoloji kullanımının tüm dünyada her geçen gün arttığı ve hatta birçokları için gereklilik haline dönüştüğü bir dönemde, ondan tamamen ayrı olmayı amaçlamak elbette ki çok akıl kârı değil. Ancak, bundan sonra gelecek nesiller için bu ayrımı yapmak daha da zor olacak. Bu nedenle birçok kişi gelecek nesillerin bağımlılıklarını kontrol almaya yönelik şimdiden önlemler alınıyor. Örneğin eBay’in Chief Technology Officer’ı çocuğunu bilgisayar bulunayan ve kullanmanın yasak olduğu, 9 kişilik bir okula yolluyor ve Google, Apple ve Yahoo gibi teknoloji şirketlerinde çalışanlar da aynısını yapıyor.[5]

Bu sebeple, teknolojiden tamamen ayrı kalamasak da zaman zaman kendimize dönüp etrafımıza bakmamızı sağlayacak, hem fiziksel hem de zihinsel sağlığımızı korumaya yardımcı olacak uygulamalar, buna yatırım yapan markalar ve sektörler de giderek daha fazla önem kazanacak gibi görünüyor.

[1] https://www.yesilay.org.tr/tr/bagimlilik/teknoloji-bagimliligi
[2] 
http://www.psychguides.com/guides/signs-and-symptoms-of-cell-phone-addiction/
[3] 
https://www.econsultancy.com/blog/68831-how-brands-are-tapping-into-the-trend-for-a-digital-detox
[4] 
http://money.cnn.com/2017/05/03/technology/facebook-earnings/index.html
[5] 
http://www.nytimes.com/2011/10/23/technology/at-waldorf-school-in-silicon-valley-technology-can-wait.html?pagewanted=all&_r=0